DOĞAÖTESİ (ÖTESİ DEĞİL TA KENDİSİ)

Bu yazıyı niye mi yazdım? Geçen hafta saçmasapan bir tv programına davet edildim, keşke edilmez olaydım ama bilemiyorsunuz işte, karşınızdaki kavun, karpuz değil ki, kelek mi değil mi, anlayasınız... İsmi saklı kalacak sunucumuz bir şekilde canlı yayınlanan bir tv programı yapabilme şansına erişmiş ve bu şekilde de tatmin olmayı amaçlamış. Doğaüstü diye başlık atılan programda meğer amacı show yapmakmış, yöntemi ise konuk diye çağırdığı insanları hiç konuşturmadan, ikide bir sözlerini ağzına tıkayarak ve en kötüsü aralıksız; “ben bunlara hiç inanmıyorum” diye çığlıklar atmakmış. Üstelik çağırdığı konukların kimliklerinden de habersiz. Konuğun birisi yayını terk etti, öteki ikisi aşağılandı (hatta birisine sunucumuz resmen, haydi uç da görelim, demez mi...), ben ise resmen kaçık bir medyum muamelesi gördüğüm için ne diyeceğimi inanın bilemedim. Bir de dekor olarak çağrılan ve sonra öğrendiğimize göre, sunucu teyzenin yakını olan ve doğanın bırakın altını, üstünü, kendisi hakkında bile fikri olmayan bir psikiyatr vardı, durmaksızın bilim adamı olmanın erdemlerini ve üstünlüğünü anlatmaya çalışıyordu ama neyse ki o bile anlaşılamadı. En öte komik olan şey ise, sıralara oturtulmuş bir dizi gariban seyirciydi, kızcağızın biri sunucuyu izliyor, sunucuyu bizlerden birisine hakaret yoluyla bir gol atınca kız, hemen ellerini kaldırıyor, o zaman alkış ve tezahürat başlıyordu. Sanki Saraçoğlu Stadı’ndaydık. Tarih öncesi diyalektik söylevin ender bulunur örneklerinden olan sunucumuz, sanki Saraçoğlu Stadı’na çıkmış, Alex ile futbol oynamaya çalışıyordu.

Herkes bildiği ve yapabileceği işi yapmalı. Belki daha da uygunu bu işleri yönetenler, herkese bildikleri ve yapabildiklerine emin oldukları işleri vermeliler. Her önüne gelen, üzerine vazife olmayan işlerden kendine vazife çıkarıp, çığlıklar atarak, kiminle ne konuşacağını bilmeden, hiç anlamadığı konulara burnunu sokarsa olacak olan budur. Sunucumuz hiç zaman yitirmeden bu tür konuların ekrana nasıl getirileceğini sayısız kez kanıtlamış olan Uğur Dündar’ın yanında boğaz tokluğuna staj yapmasını şiddetle öneriyor ve şimdi doğaüstüne yönelik bir araştırmayı sunuyorum...

Günümüzde doğa üstü olaylar kadar ilgi çeken başka bir konu yoktur. Bazı bilimciler bu işlerle uğraşanların çoğunun deli olduğunu ve kapatılmaları gerektiğini söylüyorlar. Doğaüstüyle uğraşanlar ise bilimadamlarının önyargılı, sığ görüşlü olduklarını ve entellektüel açıdan dürüst olmadıklarını iddia ediyorlar. İki taraf da nedenlerden, mantıktan ve kanıtlardan söz ediyor. Fakat hiçbiri bir diğerinin bunların anlamlarını bildiğini kabul etmiyor. Genelde bilimadamları daha güçlü bir pozisyonda gözüküyorlar. Basit anlamda, bilimin, evreni anlamak için sorulan zekice sorulardan oluştuğunu söylüyorlar. Bilimadamlarının gömülecek baltaları yok. İnanç ve doğaüstüyle uğraşanlar (büyücüler, medyumlar vs.) gerçekleri kendi düşüncelerine göre akord edebiliyorlar, gerçek nedenlerden ürküyorlar çünkü nedenler onların dogmalarını ve inançlarını yaralıyor. 1894’de yayınlanan, Andrew White’ın yazdığı “Bilim ve İlahiyatın Arasındaki Savaşın Tarihçesi” isimli kitap utanç verici hikayeyi anlatıyor ve bu kitap hurafeler ve gerçek neden arasındaki parıltıyı gözlar önüne seren bir klasik. Bu açıdan bakınca modern büyücüler, Giordano Bruno’yu yakan ve Galileo’yu dönmeye zorlayan Engizisyon’daki atalarının son kalıntılarını taşıyorlar.
Bu güçlü ve karmaşık bir tartışma. İyi bilimadamları genelde dominant insanlardırlar ve diğer dominant canlılar gibi kendi yollarında ilerlemeyi severler, inceleme yapmakla görevli bir bilimadamının doğruyu saf bir yürekle ve dürüstçe araması gerçek olamayacak kadar güzeldir. Dünyadaki en doğru bilgilere sahip olabilirler ama, garip bir içgüdü olan “Doğrulanma ve Doğruluk” hissinden habersizdirler. Bu yüzden de bilimsel bir araştırmada tarafsız olamazlar.
White, kitabında dogmatik kilise mensuplarının dürüst bilimadamlarına olan zulmünü anlatıyor. Fakat kitabı anlatılanların ışığında ya da Bruno ve Galileo’nun biyografisini önceden bilerek okursak, hikayenin asıl anlatmak istediğinin nedene karşı batıl inanç olduğunu görürüz. Hatta daha derinde bunun vahşi bir karmaşaya sıkışmış bir “Doğru İnsan” hikayesi olduğunu anlarız. Giordano Bruno 1600 yılında nedenin sonucu olarak cadı diye suçlandı ve kazığa bağlanıp yakıldı. Francis Yates’in kitabı “Giordano Bruno ve Büyü Geleneği” bizlere, Bruno’nun sadece kendini beğenmiş bir paronoyak olmadığını, onun ayrıca anti-Hristiyan bir büyücü olduğunu da anlatıyor. Galileo ise Bertolt Brecht’in bir oyununda kibirli ve kaba bir bilimci olarak gösterilmiş. Aslında Galileo, büyüklük duygusu içinde kötü niyetli bir adamdı. Böylece bu iki kişi birer “Doğru İnsan” olma yolundaydılar ama böyle insanlar sadece bilimcilerin içinden çıkmıyor. Genelde bilimciler kendi kuyularını kazarlar. Derin bir önyargı nedeniyle yeni buluşlara karşı dururlar. Örneğin White, Bernand Palissy’nin, fosillerin ölmüş hayvan kalıntıları olduğunu söylediği için büyücü kabul edilerek hapsedildiğini anlatır (1589’da Bastille hapisanesinde öldü). Ama amatör bir jeolog olan Johann Scheuchzer 1708’de aynı şeyleri söylediğinde kimse karşı çıkmadı. Oysa o güne kadar bilimciler fosillerin kesinlikle canlıya benzeyen eski kaya parçaları olduğunu iddia ediyorlardı. Voltaire de bu tartışmaya katıldı. Doğadaki bu kalıntıların kemik olduğunu kabul ediyordu fakat bunların balıkçılar tarafından atılmış ölü balıkların kalıntıları olduğunu düşünüyordu.

Bir insanı yıkmanın en kolay yolu özgürlüğünü ve anlamını elinden almaktır. Bu toplum içinde geçerlidir. İnsanlar merak yüzünden bilimci olurlar. Buluşların zevki, yeniliklere olan merak ve bilinmeyen olasılıkların heyecanı vardır. Dini otoriteyi kızdırmanın tadı, bilimi dünyanın amaçsız ve anlamsız olduğunu söylemeye iter. Aslında insanların özgürlüğünü ve inancını, sadece  din adamlarının dogmalarından kurtarmak adına ele almak mantıksızdır. Bir insanı batıl inançlarından ve inandığı ruhani fikirlerden kurtarmak için ona sadece bir makina olduğunu söylemek aptalcadır. Bu, onun kaderini değiştirme çabasını elinden almak olur. Bilimciler kafaları bulandıranları açıklamak ve üzerlerinde çalışabilmek için karşı çıkmaya heveslidirler. Tıpkı 1789’da burjuvaların Fransa’da, 1917’de komünistlerin Rusya’da iktidara gelmesi gibi, şimdi de bilim de iktidara geçti. Eski rejim yok oluyordu ve dünyalarına eski rejimi sokmak istemiyorlardı. Nasıl ki Papa’nın Güneş Sistemi hakkında konuşmaya hakkı yoksa, bilimin de dünyanın ve yaşamın amacı hakkında konuşmaya hakkı yoktur. Darwin, yadsınamayacak bilimsel gerekler bulmuştu. Fakat evrim sürecinde mekaniklik, materyalizmi savunamaz ve kanıtlayamaz. Aynı şekilde Lamettrie’nin insanların makine olduğunu söylemesi de ruhun olmadığını kanıtlamaz. Hiç kimsenin dünyanın sadece bir küre olduğunu, insanın sadece makina olduğunu ve başka hiçbir görevi ve anlamı olmadığını söylemeye de hakkı yoktur. Genç bir biolog olan Hans Driesch bir zooloji istasyonunda çalışıyor ve şüpheler duyuyordu. Aslında işin felsefi yanıyla değil, pratik tarafıyla ilgileniyordu. Driesch, canlı hücrelerin bir bütünlük içinde hareket ettiklerini araştırıyordu, bu davranış mekanik olamazdı. Böylece, anladı ki, organizmalar sadece bütün olarak ele alındıklarında anlaşılabilirlerdi. 10 yıl sonra bulgularını açıklamaya karar verdi. Ona göre canlı bir organizmanın en can alıcı ve amaçlı yanı tamamen kimyasından ayrılmıştır sanki farklı bir boyutta hareket etmektedir. Eleştirmenler, Driesch’ın ruh ve beden ile ilgili görüşlerini dini inanışların geri dönmesi olarak yorumladılar. Driesch buna karşı çıktı çünkü söyledikleri yapılan yorumlardan daha karmaşık ve ilginçti. 1908’de bilimi felsefe için terketmek hatasını yaptı ve böylelikle bilimadamlarını haklı çıkardı ve gerçek rengini gösterdi. 1941’de ölene kadar bilimadamları onu görmezden geldiler. Olan biten herşey Van Vogt ‘un “Doğru İnsan” teorisini inceleyerek önceden bilinebilirdi. Aslında bilim ve din çevreleri birbirinden farklı değiller.

Trofim Lysenko ‘nun öyküsü de tıpkı diğerleri gibi ironiktir. Rusya’da 1920’lerin sonlarında Lamarckizm’in bir çeşidi olan bir akım ziraatçi Michurin tarafından ortaya atıldı. İşi meyve ağaçları olan bu adam Stalin’in gözüne girmişti. Michurin’e göre elde edilen özellikler gelecek kuşaklara aktarılabilir kış buğdayı bahar buğdayına çevrilebilirdi. Bir başka yetenekli ziraatçi olan Lysenko ise bu metodu geniş alanlara uyguladı. Böylece 1930’larda Ruslar tarım alanında başarılı oldular. Lysenko, Stalin’in en sevdiği bilimadamı oldu. Bunun nedeni sadece başarı değildi, ayrıca Lysenko’nun felsefesi, propaganda için de çok uygundu. Lysenko’ya göre irsiyet birşey ifade etmezdi, önemli olan çevreydi. Bu yüzden tüm komünistler yeni nesiller için uygun bir çevre yaratmalı ve yeni Rus tipini oluşturmalıydılar. Bu umutlu görüntü tam anlamıyla Lamarckist bir tutumdu. Bernard Shaw da, 1900’lerin başından beri benzer şeyler söylüyordu. Ama Lysenko’nun özel bir yeri vardı. Diyalektik materyalizmin içinde yaşıyordu ve özgür iradeye ve amaca yönelik bir felsefeyi öğütlüyordu. 1936’daki bir bilim kongresinde bu çelişki absurd görünmeye başladı. Lysenko, Darwin ve Mendel’e dayanan evrim teorisinin aptalca olduğunu ve faşist bir görüşün ürünü olduğunu söyledi. Ona göre Sovyetlerin materyalist biyolojisi tüm idealist saçmalıkları reddederdi. Sıkı bir Mendelci olan Vavilov ise görüşlerini açıkladığında casus olarak tutuklandı ve hapiste öldü. Savaşın çıkmasıyla Rus biyologların katliamı biraz yavaşladı ama 1948’de Lenin Akademisindeki 5 biyolog Mendel’in irsiyet kanunlarını savunmakla suçlandılar ve sözlerini geri almaları istendi. Sonra kargaşa bitti.

Özgür iradeyi savunan Sovyet materyalistler, özgür iradeyi reddeden batılının idealistleri tarafından suçlandılar. Konuşma ve irade özgürlüğünü savunan Batı idealistleri Rusları özgür iradeye inanmayan kişileri hapsettikleri için suçlandılar. Sonunda Stalin öldü ve Khrushchev tarafından diktatörlükle suçlandı. Lysenko da şefinin kaderini paylaştı. Böylece Rus biyologlar optimist materyalizmden, pesimist idealizme geçtiler. İstediklerini düşünmekte özgürdüler fakat düşüncelerinde özgür irade yoktu. Aslında ne bilim ne de din gerçeklere sahip değiller. Bilim doğruya nesnel yönden yaklaşır ama din de bu şekilde yaklaşır. Basit insanların güce, itibar görmeye ve öz saygıya karşı bir eğilimleri vardır. Geçen dört yüzyıldır bilim doğruyu bilimsel metod  içinde arama hayalinin kurbanı olmuştur. Bilimin tarihçesinde bu görüşün getirdiklerini ve götürdüklerini görürüz. Aslında bilimadamları da dinadamları kadar kavgacılar hatta karşıtlarını sindirmek için kişisel otoritelerini bile kullanabiliyorlar. Bütün bunlar bilimsel doğrunun ulaşılamaz olması anlamına mı geliyor? Tabii ki hayır. Newton belki de en saplantılı ve paranoyak bilimadamlarından biriydi. Hatta çalınacakları korkusuyla çalışmalarını yayınlamayı bile reddetmişti. Fakat Newton Kanunları bilimsel doğru adına dev bir anıttır. Bu gösteriyor ki, doğru ya da doğrulanan insan tipleri gerçekten büyük bilimadamları olabilirler. Fakat paranoya entellektüel değerin bir göstergesi de olamaz. Buradaki problem, bilimadamlarının dinadamları gibi dogmatik davrandıklarını görecek kadar öz eleştiri yapmamalarıdır.

Bilim evreni araştırmanın metodudur ve iyi bir araştırmacı ilk önce kendini arındırmalıdır. Evreni araştıran kişi araştırdığını düşündüğü evrenin bir çeşit hayali açıklamasını yapmaya çalışır. (Ptolemy’nin evren teorisinde dünya evrenin merkeziydi, yıldızlar ve diğer gezegenler dünyanın etrafında dönüyordu). Bu tür açıklama ve teorilere örnek diyebiliriz. Bilim tarihine bakarsak, bu tür teoriler kendisinden sonra gelen tarafından çürütülür fakat bu çok otomatik gerçekleşen, hızlı bir süreç değildir. Bilimadamları eski teorilerini bir tarafa bırakmaktan nefret ederler ve sürdürebildikleri kadar devam ederler. Yeni buluşları görmezden gelmeye çalışırlar ve onları yalanlarlar. İlginç bir deneyde kanıtlandığı gibi bizler evrenin sabit ve düzenli bir yer olduğuna inanmaya ihtiyaç duyarız. Dr. Anton Hajos, Innsbruck Üniversitesi’nde 1960’larda yaptığı deneyde herşeyi bozuk gösteren bir gözlük yaptı. Düz Çizgiler yuvarlak, açılar yamru yumru, şekiller tuhaf görünüyordu. Eşyalar olması gerektiği yerde durmuyor görünüyordu. Denek başını oynattığında ise eşyalar yer değiştiriyordu. Deneklere aynı anda gözlükler giydirildi ve bir süre sonra hepsi buna alıştı. Altı günün sonunda çizgiler düzleşti, eşyalar normalleşti ve gözlüğü giyenler dünyayı normal   gördüklerine karar verdiler, hepsi birden alışmıştı. Gözlükler çıktığında normal dünyaya alışmakta güçlük çektiler ve ancak birkaç gün sonra kendilerine geldiler. İnsanlar fiziksel olduğu kadar psikolojik yönden de çok güçlü bir uyum mekanizmasına sahiptirler. İşte bu nedenle insanlar imkansız gibi görünen işlere uyum sağlıyorlar. Örneğin, korkunç bir doğal felaketten sonra bu yetenekleri sayesinde sil baştan yapabiliyorlar. Bu nedenle insanlar kendilerini uyumsuz hissettiklerinde yaşamaktan korkarlar. Temel bir güdümüz olan uyum, normal dışı gördüğü herşeyi yadsır ve hemen unutur.

Bu bir seçim değil, mekanizmanın sürecidir. Bu yüzden istisnalarla dolu bir dünya, kabusa dönüşür. Hepimiz okulun ilk gününde çektiğimiz sıkıntıyı hatırlarız çünkü çocukluğun o alışılmış kalıplarının dışına çıkmaktan korkarız. Hiç kimse çok fazla yeniliğe katlanamaz. Fakat yine de hiçbir istisnanın ve olağan üstünün olmadığı bir dünyada yaşamak sebze bahçesinde yaşamaktan farksız olurdu. Şairler ve edebiyatçılar genelde alkolik ya da madde bağımlısı olarak anılırlar Çünkü böylece fazla normallikten kaçmaya çalışırlar. Önemli olan bu iki ucun arasında bir denge oluşturmaktır. Bizler, bizi uyanık tutacak yeterince yenilik ve tuhaflığın olduğu ama bizi psikolojik bir bunalımdan koruyacak yeterli uyumun bulunduğu bir dünyaya gerek duyarız. İşte burada bilmeliyiz ki, değişik insanlar değişik uyum derecesine sahiptirler. Örneğin, Lethbridge davranış psikolojisi hakkındaki araştırmasında, aklın içinde bir başka bölüm olduğunu ve bu bölümün tüm cevapları bildiğini söylüyordu. “Uzaklık ve Zamanın Ötesinde” adlı kitabında şöyle yazıyordu; “Jung’un da söylediği gibi ruh, beyinden daha uyanık ve bilgilidir.” Ona göre Jung, şuurun bilinmeyen yönlerini açıklayan yegane kişiydi. Fakat hiçbir zaman Jung’u sistemli bir şekilde okuyup onun kollektif bilinçsizlikle ilgili neler söylediğini anlama gayretini göstermedi. Aslında Jung’un bölünmüş kişilik üzerine yaptığı çalışmalar Pierre Janet tarafından daha önce ortaya konmuştu. Böylece aklın bir kısmının bilinçsizken bile beyinden daha bilgili ve uyanık olduğu ortaya çıktı. İnsanı korkunç eylemlere iten tuhaf enerjiyi ve diğer davranış mekanizmalarını tam anlamıyla ortaya koymadan bilim adamlarından memnun edici doğaüstüne yönelik teoriler bulmalarını bekleyemeyiz.Buna benzer bir eleştiri Jung’a da yapılabilir. Kariyerinin ilk yıllarında içgüdüsel bir şekilde, üzerinde çalıştığı aklın bazı bölümlerinin durugörü ve parapsikolojiyle ilgili olduğunu kavradı. Ayrıca unutulmuş olan simya biliminin de parapsikolojiyle yakından ilgisi olduğunu anladı. Simya hakkında üç kitap yazmış olmasına rağmen, doğaüstü ve simyayı bağdaştıramadı çünkü bunun nasıl yapılacağını bilmiyordu. Belki simyanın bir metod olduğunu açıklayan Gurdjieff’in kitaplarını okusaydı bir ipucu bulabilirdi ama hiç ilgilenmedi. Evren ve doğa hakkındaki ipuçlarını, Lethbridge’den, Jung’dan, Janet’ten, simyadan, Astroloji’den ya da büyüden öğrenmememiz için hiçbir neden yok. Tabii istiyorsak...