Köşe Yazıları



 


ATA NİRUN

Kabul yasası

Burada, ruhlardan, doğaötesi güçlerden, uzaylılardan,  reenkarnasyondan, ruhunuzu geliştirmek ya da bilincinizi arındırmak gibi şeylerden söz etmeyeceğiz, aksine çok daha büyük bir bilinmeyeni yani sizi konuşacağız, sizlerle Yeni Çağ'ı konuşacağız çünkü Yeni Çağ sizsiniz. Bu sözcük aynı zamanda da yaşadığınız zamanın adı ve sizler Yeni Çağ'ın özgün, baskın ve bulaşıcı koşullarında çalışıyor, düşünüyor ve yaşıyorsunuz...

Öncelikle bilin ki, tüm amaçlarınız, kendinize koyduğunuz hedefler yani yakın ve uzak geleceğe yönelik tüm planlarınız, Yeni Çağ'ın size sunduğu koşullarla sınırlıdır...

Ve de günümüzün en önemli çelişkisi, sorunu ya da stres kaynağı bu sözünü ettiğim sınırlarla orantılıdır. Eğer biz sınırları görebilir, algılayabilir, yorumlayabilir ve kabullerimizi kendimize öğretebilirsek daha farklı, daha olumlu hatta daha mutlu bile olabiliriz...

Gerekli mi..? Evet, gerekli ama genelde ...

O zaman gelin biraz daha sorgulayalım ve öncelikle nerede, kimlerle, nasıl yaşadığımızı anlamaya çalışalım...

Bu gezegensel bir şifrenin çözümüdür, varoluş ve yaşamla ilgili  kabullerimizi kolaylaştırır, netleştirir. Çünkü bizler, hayvanları kendimizden daha iyi tanır, onlarla olan ilişkilerimize kendimizden daha çok dikkat ederiz. Peki, şimdi biraz daha ilerleyelim ama verdiğim bu örneği unutmadan. Çünkü yine işimize yarayacak...

Yeni Çağ deyiminin gerçek anlamı, daima bir önceki kuşaktan gelen geleneklerle bütünleştirilen güncel düşüncenin, yüksek teknoloji eşliğinde, özellikle bilimsel tanımlarla ortaya konulmasıdır. Ve bu tanımlama özellikle de 2000 yılından sonra nesilleri çok güçlü bir biçimde etkilemektedir...

Artık hemen hemen her tür fi­kir ve ideolojinin bir­leş­tiği bir noktadayız. Bir baş­ka deyiş­le tüm dün­yayı harmanlıyoruz. Bugün hangi iş kolunda, hangi inançla, ne iş yaparsak yapalım, bu düşünceyi farkında olsak ya da olmasak da izliyor, yaşıyor ve yaşatıyoruz...

İnançlarımızı, düşüncelerimizi fix ettik, tüm tapınakları yıktık, bütün tanrıları kovduk. Elimizde kalan son inancı da finansmancılara verdik. Onlar yıl sonlarında bizlere inanç gelirimizin bilançosunu veriyorlar. Yeni Çağ'da tek bir tapınak kurduk, adı ekonomi tapınağı...

Orada din, dil, ırk ve düşünce farkı gözetmeksizin tapınıyor ve performansımıza göre de kutsanıyoruz. Bazılarımız bu tapınağın önünde bekliyoruz, bazılarımız ise içinde yaşıyoruz...

İlk ve çok önemli kabulümüz bu olmalıdır, varolan, yaşanan ve yaşatılan sistemin dışına düşmek artık Limbo'ya yuvarlanmaktır yani ne cennete ne de cehenneme giremeyen ruhların yanına gitmek demektir. Öyleyse kabul formülünü öğrenecek ve uygulayacağız.

Kökünden sökülüp atılan bir asmanın ya da sarmaşığın, bir yerlerde kalmış küçücük bir dalının bir şekilde bir yol bulup sarılıp, tutunarak yaşam devam ettiğini biliyoruz. Tümüyle betonladığımız  bir alanda minicik çimenlerin yeşerdiğini de görüyoruz. Demek ki sarmaşıklar ve çimenler değişkenliği yok olmamak için kabul ediyorlar ve özgün bir uyum yöntemiyle amaca gitmeyi sürdürüyorlar.

Günümüzde istisnalar dışında her­şey paradır, hatta diyebiliriz ki, para ge­nel bir yaşam pren­sibi o­lup bir çe­şit bi­linç, ya­şam gü­cü ya da e­ner­ji­dir. Konu ekonomi yani para olduğu zaman herşey birdir ve amaca giden yolda hemen hemen tüm yol­lar geçerlidir. Sistem bize, bütün­lük için­de kalmamızı, ay­rım ya­ra­tan dog­ma­ ve doktrinle­rden soyutlanmamızı, top­lu bir amaç bü­tün­lü­ğüne gitmemi­zi istemektedir...

Bilgi çağında olduğumuza da inanıyoruz, pek böyle değil ama uyumlu olmak için böyle olduğunu düşünebiliriz. Hatta, bilgi yoluyla aydın­lan­ma­ya ve sos­yal ev­ri­me da­ya­nan bir dö­nü­şüm süre­ci­ni yaşadığımıza da inanıyoruz...

Küresel ısınma gibi çev­re kriz­le­ri, sa­vaş­lar, gerçekten çok garip siyasi çekişmeler, e­ko­no­mik dar­bo­ğazlar gi­bisinden so­run­la­rı, aslında çözebilecek po­tan­si­ye­le sahip olduğumuzu biliyor ama yanısıra da neden çözümlemediğimizi de biliyoruz...

Böylece Yeni Çağ insanı şekilleniyor...

İkiyüz yıl önce oluşmuş olan küresel­leş­me ve ekonomik tek dünya yönetimi fikrinin, bugün artık sonuçlarını görüyor ve yaşıyoruz. Ama zorlanıyoruz, çalışıyor, çabalıyor, bunalıyor ama yine de yaşamı sürdürmek istiyoruz.

Paranın, gücün ve iktidarın önünde diz çökerken, ah­lak ya ­da doğru­luk anlayışımızın, bireyin de­ğer öl­çü­le­ri­ne bağ­lı ol­duğunu da açıkça görüyoruz. İhtiyacımız olan tek şey, koyduğumuz hedefe, önemli bir zarar görmeden ulaşabilmekten ibaret, bunu yapabildiğimizde başarılı olduğumuzu düşünüyoruz. Ama dedim ya, kabul etmemiz ve unutmamamız gereken şey, aslında hedefleri bizim koymadığımız  yani sadece önümüze konulmuş hedeflere doğru koşuyoruz...

Günümüz in­sa­nı ger­çek­li­ği, doğ­ru­lu­ğu, doğ­ru ve­ya yan­lı­şı na­sıl an­la­mak is­ti­yor­sa öy­le anlamaktadır. Çünkü biz toplumsal günahı artık birey olarak yaşıyoruz. İşte kabul etmemiz gereken yasanın ana fikri budur...

Ve bu yasanın adı "KABUL YASASI" dır...

Bu yasa bize, acı çekmeden, üzülmeden, bunalmadan ve korkmadan yaşayabilmenin mümkün olduğunu anlatır...

Bu yollar vardır ve açıktır...

Yeter ki, önce kabul edelim...

Neyi mi?  Sorunlarımızı...

Nasıl mı? Sorunlarımızı kabul edip, anlayarak...

Yani..? Sorunlu olduğumuzu kabul ederek...

Ve..? Uyum yasasını öğrenip, kullanarak...

"KABUL YASASI"nın anahtarları cebimizdedir, yapmamız gereken şey onları cebimizden çıkarıp, bilincimizin kapılarını açmaktan ibarettir...

Ama dürüst olarak...

Kime mi..? Kendimize...

Şimdi sizlere yasamızın anahtar sözcüklerinden söz edeceğim...

Aslında bu anahtar sözcükler bizim her gün, neredeyse her an yaşadığımız şeyler, iş ve özel yaşamımızda bu anahtarları elimizde daima sıkı sıkı tutuyor ama yanlış kullanıyoruz, anahtarları çoğu zaman uygun olmayan kilitlere sokup duruyor ama açılmayınca kızıyoruz...

Kime mi? Başkalarına...

Ama neden başkalarını suçluyoruz ki..?

Anahtarlar bizde değil mi ve kilitleri biz seçmiyor muyuz..?

Ama şikayetçiyiz..?

Peki nedir bu anahtarlar...? Önce onları tanıyalım...

Yaşamımızda yani bugünün dünyasında varolan ve sürekli kullandığımız anahtar sözcükler fazla değildir...

12 tane anahtarımız vardır...

BİLGİ - EĞİTİM VE DÜŞÜNME ANAHTARI

YETENEK - ŞANS - HAKSIZLIK ANAHTARI

ÇALIŞMA - SORUMLULUK VE YÖNETME ANAHTARI

SAYGI VE İTİBAR ANAHTARI

DAVRANIŞ - ANLAŞMAZLIK VE SÖZ VERME ANAHTARI

ARKADAŞLIK VE ÖZÜR DİLEME ANAHTARI

DUYGU - YANILMAK VE YENİLGİ ANAHTARI

DÜŞMANLIK VE BUNALIM ANAHTARI

KISKANÇLIK VE KÖTÜMSERLİK ANAHTARI

KURNAZLIK VE TARTIŞMA ANAHTARI

RİSK VE İNANMA ANAHTARI

GERÇEK VE GELECEK ANAHTARI

 

Bundan sonra yapmamız gereken şey bu anahtar sözcüklerle KABUL ve UYUM kilitlerini birbirlerine uydurmaktır...

 

Hepsi bu kadar...

Ata Nirun

Ata Nirun ile bu eşsiz öğretiyi almak için bilgi almak istiyorsanız lütfen info@bilinmeyen.com adresine mail atınız.

Konumuz Astroloji


 

 


 

Son yılların en önemli tutkularından birisi veya kitlesel histeri örneği nedir, diye bir soru sorarsanız, yüz cevabın yarısından fazlası Astroloji olacaktır. Neden bu tutku? İnsanlar niçin Astroloji'ye bu kadar ilgi gösteriyorlar? Bu tutkunun temelinde, sadece geleceği öğrenme iç güdüsü mü var yoksa yaşadığımız dönemin ezici koşulları mı bizleri çizgi dışı inançlara itiyor?
 
 
Astroloji; kosmos içerisindeki güçlerin (Bu en yakın anlamda Güneş Sistemi'nin planetleridir.) genel seviyede dünya üzerindeki enerjilerin şekillenmesi (makro kozmos), insanın ve insan topluluklarının (mikro kozmos) üzerindeki etkilerini ve sonuçlarını yorumlayan bir düşünce sistemidir. Astroloji'nin matematiksel bir temele sahip olduğunu, Astronomi ile olan paralel çalışmalarında da görebiliriz. Yıldız hareketleri, yıldız konumları ve birbirleriyle olan ilişkilerini Astronomik gözlemlerlerin sonucu olan "Ephemeris"lerde "Gökgünlüğü" buluruz. Bu ise Astroloji'nin gerçek anlamda pozitif temellere dayandığını gösterir. Ayrıca Astroloji, yıldızların hareketlerini matematiksel olarak hesaplarken, etkin enerjileri oluşturabildiğini de kabul eder. Astroloji' sonuç olarak oluşmuş bir kavramdır ve yorumsaldır; ya da bir kültür ve de sanattır.
 
Acaba Astroloji gerçekten fal olarak tanımlanmalı mı? Gerek İngiltere'de, gerekse de ABD'de Astroloji'nin ulaştığı yere baktığımızda, pek farklı bir görünüm yok gibi. Kesinlikle söylenebilir ki, Astroloji klasik fal anlayışının dışında tutulmalıdır. Çünkü Astroloji çeşitli tanımlarla ancak bir yorum sanatı, bilimsel bir yöntem veya istatistiksel bir tahmin metodu olabilir. Ve burada astroloğa sezgi yeteneği de gerekir, en azından bir politikacıda, bir köşe yazarında, sporcuda ve de bir hukukçuda olduğu kadar   Sözü edilen tüm mesleklerde ve diğerlerinde tahmin sanatı ve yeteneği ile ya da gözlem ve vizyon senteziyle gelecekte olabilecekler için ihtimal hesapları yapılabilir. Bir general, savaşa başlamadan evvel savaş alanını, kendi ordusunun ve düşman ordusunun durum ve konumunu, bunlara ek olarak da, jeolojik, psikolojik ve meteorolojik bilgileri değerlendirerek, savaşın nasıl cereyan edeceğini ve ne şekilde sonuçlanacağını tahmin eder ama topladığı verilerin sonuçlarını değerlendirirken de tek bir ölçütü vardır; Sezgi.. Aynı şeyi bir politikacı, bir spor yazarı, bir gelecekçi veya bir sosyal bilimci de yapabilir ve yapmaktadır da. İşte gerçek bir astroloğun, bilgi toplama ve değerlendirme ortamı gökyüzü, dünya ve üzerindeki canlılardır ve astroloji, bunun için kendi çocuğunu yani Astronomi'yi kullanır. Aslında Astroloji, insan yaşamını etkileyen gök cisimlerinin etkilerini istatistiksel metodlarla yorumlama metodu ve sanatıdır.
 
Tartışılan kozmik matematik ve sezgidir. Dr.Eric Berne sezginin tüm psikiyatristler tarafından güvenilir bir olay olarak bilindiğini ve kendilerini nadiren yanılttığını açıkça anlatır. Astroloji'nin içinde de sezgi yer alır, bunun da hiçbir zararı yoktur, kanıt ise psikanalizin anayasası olarak kabul edilen "Bilinç ve Bilinçaltının İşlevi" adlı eserinde Psikiyatrist Carl Gustav Jung tarafından tartışılmaz biçimde ortaya konur;
 

"..Sezginin işlerliğinin nasıl sürdüğünü bilmediğimi açıklamak zorundayım. Çünkü nerede, nasıl belirdiğini kesin olarak saptamak olanaksız.. Bir insanın bilmemesi gereken bir şeyi nasıl olup da birdenbire bilivermesini bir türlü anlayamıyorum ama bunun bir gerçek olduğunun ve davranışı etkilediğinin de farkındayım.. Geleceği görmek ve telepati birer sezgidir.. SEZGİ ÇOK DOĞAL BİR İŞLEVDİR, BÜTÜNÜYLE NORMAL VE YARARLIDIR.. Duyumsamadığımız ve düşünemediğimiz şeylerle ilgilidir.. Bize ışık taşıyan böyle bir işleve sahip olduğumuz için Tanrı'ya şükretmemiz gerekir.."

 

Birçok uzmana göre Astroloji'nin bilimsel bir arayışa, bilimsel temellere oturmasına hiç gerek yoktur çünkü onlara göre Astroloji bir yorum sanatıdır, sezgilerle çalışır ve astroloğun önündeki şekiller sadece sinemafotografik belleği çalıştırarak, bilinçaltını açan referanslardır. Buna karşın günümüzün birçok önemli astroloğu ise, bilimsel buluşmanın şimdilerde çok daha gerekli olduğu görüşündedir çünkü eski bir sanat dahi olsa Astroloji eğer yaşamak istiyorsa biran evvel safralardan kurtulmalı ve yeniden doğmak için bilimle buluşmalıdır. Süpergüç veya Birleşik Alan Kuramı insan-doğa-evren üçgeninin temeli olarak tanımlandığında, içinde bulunduğumuz ortamda ne tür değişkenlerle, bileşkenlerle ve oluşumlarla yaşadığımız anlam kazanacaktır. Bununla beraber astrologların çok farklı tavırları, konunun damak tadları olarak düşünülebilirler. Önemli olan Astroloji yemeğini yiyenlerin damak tadlarının gelişmesi ve önlerindeki yemeğin tadını alabilme sınavını vermiş olmalarıdır. Toplum ise, en azından Astroloji'yi bilimsel koşullarda çalışır görmek istemektedirler ve gerekli bir değişim veya genişletme eyleminin arzulanması geçerli bir dünya görüşüdür. Sonucu zaman belirleyecektir ve tabii ki eliminasyonu da. Bilimin saldırganlığı, zaman içersinde sayıları hızla artan bilimcilerin araştırmalarıyla yumuşayacak ve daha sonra da belli bir uzlaşma sağlanacaktır. Bu ne kadar gereklidir? Böyle bir sorunun cevabı farklı bir tartışma platformunu oluşturur. Tartışmasız olarak geleceğin astrolojisinde bilimsellik ya da sanatsallık tartışması temel faktör olacaktır.
 
Peki neden bu kadar insan astrolojiye inanıyor? İnsanlar Astroloji'ye yüzlerce yıldan beri inanıyorlar demiştim ve sanıldığı gibi de Astroloji son zamanların modası değildir. Araştırmalarda insanların Astroloji'ye üç şekilde inandıkları ortaya çıkıyor, ilkinde deneyerek ve sonuçları kontrol ederek ya da güdüsel olarak inanarak veya geleneksel ve yöresel etkiler altında kalarak.
 
Astroloji'nin zaman zaman çok başarılı olması elbette ki raslantı kurallarıyla açıklanabilir ama zaten Astrolojinin temel yasaları içinde raslantıların şuursuz olmadığı, aksine belli bir sayısal düzene ve periyoda dayandığı mantığı vardır. Öyleyse Astroloji çalışmasında, Güneş Sistemi'ndeki gezegenlerin hareketleriyle, insanın dünya yaşamındaki olayların zamanlamaları arasında bir ilişkinin varolduğu temel unsur olarak kullanılır. Örneğin 40 yaşındaysınız, son on yıl içinde hastalık, mali sıkıntı, aşk ve duygu sorunları gibi negatif veya pozitif olayları 15 defa yaşadınız ve gerçek bir astroloğa bu olayların zamanlarını doğru verirseniz bunlardan çok şey çıkarılabilir. İşte bu bilgilerden yola çıkılarak, gelecekteki benzeri olayların hangi zamanlarda ortaya çıkabileceği tahmin edilebilir. Bu bir mucize değildir çünkü istatistik tahmin metodları siyaset ve endüstri alanında da kullanılmaktadır.
 
Astroloji'den etkilenen ikinci tip insan yani mistik tipler için ortada hazır olan bir inanç vardır ve bu inancın temelinde öncelikle geleceği öğrenme ihtiyacı yer alır. Bu bir haktır ve zaten bazı politika ve medya ustalarının başarıları da uzman oldukları konu ile ilgili tahminlerinin doğru çıkmasıyla ölçülür. Ve geleceği öğrenme isteğine kimse müdahale edemez. Astroloji, Parapsikoloji, Büyü, Ufoloji gibi konuları istismar ederek farklı olmak, bu konulara karşı çıkanların da kullandıkları bir yöntemdir. Örneğin Astroloji ile ilgili olarak medya suçlanır, sanki medyanın başka eleştirilecek yönü yokmuş gibi Astroloji'nin öncelikli olarak medyanın çıkar sağlaması amacıyla yaygınlaştırıldığı söylenir, oysa bunları yazanların biraz kafalarını toplayıp, dünyada hemen herşeyin ticari amaçlar üzerine kurulmuş olduğunu da anımsamaları gerekir; Buna bilimin her dalı, tıp, uzay, kimya, sanat ve politika ve hatta manevi inançlar dahi dahildir; Örnekler de ortadadır, üstelik bu bugün değil, her yüzyılda bu böyleydi. Gazete falları bir tür sosyal-terapidir, okuyucunun genelde negatif olan haber anatomisi içinde pozitif kullanılmaları kaydıyla rahatlamasını sağlarlar, zaten bu bir haktır. Sonuçta bir istismar konusu gündeme getirilecekse, önce ciddi araştırmalar yapılmalı, sonra da oturup saygı kurallarına uygun olarak tartışma ortamları açılmalıdır. Astroloji'nin yararlı olup olmadığı ancak, denemekle mümkün olabilir, talep edersiniz veya bir rastlantı sonucu yaşarsınız, düşünceniz değişebilir.
 
Kısacası Astroloji, yararlı bir uyarı sistemidir, bir fanatik olmamanız kaydıyla yaşamınızı kolaylaştırabilir. Bu batıda böyledir çünkü tolere bir düşünce sistemine geçişi sağlar, bazen de terapik bir hobi veya eğlencedir, Uzakdoğu'da saygındır çünkü bir gelenektir. Bizde ise şu anki duruma bakılırsa, Astroloji artık ortadan kalkmalıdır veya gerçek astrologların çalışma odalarından dışarıya çıkmamalıdır. Ta ki toplum, bir gün astroloji ile falcılık arasında dağların bulunduğunu anlayana kadar... Londra'nın en önemli Astroloji kuruluşlarından biri olan Equinox'un başkanı Psikolog-Astrolog Robert Currey, buluştuğumuz gün Astroloji'nin Türkiye'de dinsel ve medyasal etkiden kurtulup, kurtulamadığını soruyordu. Ona üzülerek, maalesef, dedim. O zaman Currey, başını sallayarak "Öyleyse, daha önünüzde uzun bir dönem var, acele etmeyin, Astroloji kendi yolunu kendisi bulan kozmik bir akımdır..." dedi. Ve şimdi bekliyoruz. Sabırla, belki de bir kuşak sonrasına kadar.. Bakın ünlü düşünür Guitton ne diyor:
 

.. evreni gizli şifre ile verilmiş bir mesaj, tam da çözmeye başladığımız bir hiyeroglif gibi düşünebiliriz. Peki ama bu mesaj neyi içeriyor?.. önce madde sonra enerji, en sonunda da bilgi, ötede başka birşey varmı? Eğer evrenin bir gizli mesaj olduğunu düşüncesini kabul edersek, bu mesajı kim yazmıştır? Bu kozmik şifrenin gizi bize yazarı tarafından zorla benimsetildiyse, şifreyi çözme girişimlerimiz, içinde bu yazarın kendisi hakkındaki bilgiyi yinelediği bir tür örgü, bir tür gitgide kendini daha net gösteren ayna oluşturmuyor mu?.."

 

1992'den bu yana ortaya çıkan astrolog ve medyum bozmaları hem konuyu, hem de gerçek uzmanları zor duruma düşürdüler. Bu arada, işin en garip yanı dinsel kesimden de birçok astroloğun ortaya çıkmasıydı, bunu inanç doğrultusunda düşünürsek, kazanç sağlamak bakımından normal bir olay olarak belki görebiliriz. Ama Modern Astroloji ile bütünleştirmeye kalkışmakı yanlış ötesinde bir felakettir. İslami Astroloji, Antik Yunan Astrolojisi'nin bugün artık yetersiz kalmasına veya Hindu Astroloji'sinin çağdaş uyumsuzluğuna benzer. Arabi'nin, İbrahim Hakkı'nın veya Nesefi'nin Yıldızname bilgileri artık yetersizdir, ya da özgün deyimle batıldır. En azından 7 gezegenli bir Güneş Sistemi ile sınırlı kalmıştır yanısıra da bu tür astrolojide sadece burçların etkili oldukları sanılır. Oysa, çağdaş Astroloji'de burçların ötesinde etkin öğeler vardır. Ama en önemlisi, modern astroloji'nin son elli yılda oluşturduğu psikolojik ve istatistik bilgi birikiminin antik yani Arabi ve Hindu Astroloji'de bulunmamasıdır. Modern Astroloji'de Erzurumlu Hakkı'nın hatta Arabi’nin artık yeri yoktur. Yeni Çağ Astroloji'sinde artık Yıldıznameler yer almazlar ve hiçbir işe de yaramazlar. Kaldı ki, bugün batıda da Ptoleme'nin, Hipokrat'ın, Manilus'un ve hatta Kopernik'in astroloji çalışmaları dahi sadece uzmanlık araştırmaları için saklanmaktadır. Günümüz astroloğu için referans değildirler.

Necm Suresi'nin Sırrı


 
Bu yazı dizisi, Ata Nirun ile Bülent Kısa'nın
çalışmalarından derlenmiştir.

BÖLÜM I    
Necm Suresi'nin sırrı
Bu Sure, Kuran'ın iniş sırasına göre 23. Suredir. Sonradan düzenlenen ve yaygın olarak kullanılan şekle göre ise 53. Suredir. İbn-i Abbas ve Katade'ye göre 32. ayeti Medine'de indirilmiş ve ilk ayette Necm, yani yıldız sözü, anıldığı için de bu isim verilmiştir. Sure şöyle başlar.
 
 
"1- Andolsun yıldıza, inerken." Burada geçen "Yıldız" sözü için Arapça'da üç ayrı anlam vardır. a) Yıldız anlamındadır. b) Ot ve çimen gibi sapı olmayan bitkileri anlatır. c) Aralıklı olarak, parça parça verilen bir şeyin parçalarına verilen isimdir. Bu açıdan bakınca haftalık veya aylık dergilerin her bir fasikülüne de "Necm" demek mümkündür. Kuran da parça parça indirildiği için her parçaya Necm denilir. Necm sözünün bu surede ot ve çimen gibi şeyleri anlattığını iddia eden yorumcular da vardır. Bunlar, Rahman Suresi 55/6 ayetinde, otların ve ağaçların da Allah'a secde ettiklerinden bahsedildiğini öne sürerek iddialarının nedenini açıklarlar. Aynı şekilde Kuran'ın, o zamana kadar indirilen parçaları üzerine andedildiğini ileri sürenler de vardır. Ama en fazla kabul gören anlam bu sözle yıldız anlamının kastedilmesidir.
 
Arapça mı yoksa akıl mı?
Arapça'da bir çok sözün birden fazla anlam taşıması ve değişik lehçelerin bulunması, bir çok kabilede aynı sözün değişik anlamlar ifade etmesi Müslüman yorumculara ve tefsircilere demogojik avantaj sağlamaktadır. Bu tür yorumcuların, Kuran'da geçen konularda hemen sığındıkları şey Arap dilinin bu özelliğidir. Hemen karşılarındaki insanın Arapça bilmediğinden, o ifadenin yanlış çevrildiğinden, Kuran'ı anlamak için çok iyi Arapça bilmek gerektiğinden bahsetmeye başlarlar. Onlara göre Kuran'ı sadece kendileri anlayabilir ve diğer insanlar, onlar ne derseler kabul etmek zorundadırlar. Hatta bazıları Arapça bilmezler fakat bunu hiç göz önüne almazlar çünkü onlar için Arapça bilmek, öğretilen ya da kendi deneyimleri ile bulup dört elle sarıldıkları bir şablon cevap demektir. Ama eğer karşılarındaki kimse Arapçayı iyi bilen birisi ise, bu sefer onu, din düşmanlığı, saptırıcılık ve cehaletle suçlarlar. Günümüzdeki televizyon programlarında bunları sık sık görmek mümkündür. Aslında saygın olması gereken etiketler taşırlar fakat saygın ama daha da önemlisi saygılı değildirler. Karşılarındakini dinlemeyi ve cevap vermeyi düşünmezler bile. Sadece karşılarındaki kimseyi konuşturmamaya ve soru sordurtmamaya çalışırlar. Buna aldanmamak gerekir ama daha önce dinimizin din yetkilisi veya ruhban sınıfı ya da otoritesi kavramına karşı çıktığı hatta yasaklamış olduğu unutulmamalıdır.
 
Yine Sirius Gizemi
Sonuç olarak Arapça'nın çok anlamlılığını bir yana bırakırsak, Necm sözünün "Yıldız" anlamında kullanıldığı kesindir. Yorumcular kendi aralarında bu tartışmayı sürdürebilirler fakat bu söz kesin olarak yıldız anlamında kullanılmıştır. Bunun kesin kanıtı da, surenin 49. Ayeti'nde açıkça "Şi'ra Yıldızı" denmesidir ve bu yıldız Sirius'dur. "49- Ve şüphe yok ki odur Şi'râ yıldızının Rabbi." 1. Yani 49. Ayetlerde söz edilen ve adına and edilen yıldız Sirius Yıldızıdır. Sirius galaksimizdeki, dünyamızdan en parlak görünen yıldızdır. Tabii ki, koca galakside çok daha parlak yıldızlar vardır fakat bizim bulunduğumuz konumdan en parlak görünen yıldız odur. Sirius, eski mitlere ve inançlara göre, Dünya'ya gelen eski Tanrıların kendi dünyalarının bulunduğu noktanın, bu boyuttaki izdüşümlerinden birinin koordinatlarındadır. Tabii, antik tanrılar sadece Sirius'tan veya bir başka yıldızdan gelmediler ya da eğer geldilerse onlar tanrıydılar da denemez. Sadece Sirius madde ötesi boyuttaki yıldızın izdüşümündedir diyoruz. Bu yüzden de dünyada değişik zamanlarda, değişik yerlerde Sirius'u çok ciddiye alan bir çok kült kurulmuştur. Eski Mısırlılar için de Sirius çok önemli bir yıldızdı. Hatta Keops Piramitinin, kral odasındaki üst çıkış koridorunun direk olarak Sirius'u gözlemleyecek açıda yapıldığı söylenir.
 
Sirius Mirac'a giden yol muydu?
Söz konusu surede Tanrı, kendi öz boyutundaki bir yıldız veya gezegeni Sirius'la özleştirerek and etmektedir. Ayrıca kendisini o boyutun da Rabbi olarak ilan etmektedir. Tabii Sirius'u yani Sirius'un izdüşümünde olan diğer boyut yıldızını kastederek Sirius ismini kullanıyoruz yani Allah açısından kutsal görülen bir yer midir diye soruyoruz? Daha fantastik açıdan bakarsak, isim "Şİ" ve "RA" hecelerinden kuruludur ve Eski Mısır'ın en büyük tanrısı olan Ra'yı çağrıştırmaktadır. Bu durumda, Acaba Ra ismi de Sirius kökenli bir isim miydi diye düşünmek de olasıdır. Ayetteki iniş sözü, bir çok İslam yorumcusuna göre Hz. Muhammed'in Mirac'ını anlatır fakat bazı otoriteler için Miraç fiziksel değil, astraldır. Tabii tanım olarak astral yolculuk denmez "Rüya" olduğu söylenir. Bazı yorumcular da, "İnme" sözünün Yıldız'ın, Ay'ın veya Güneş'in ufukta alçalmasını kastettiğini ileriye sürerler. Tefsirci Abdülbaki Gölpınarlı ise, mealinde bu ayet için; "Yıldızdan maksat Kuran'dır. Nücumen, yani ayet ayet indiği için bu adla anılmıştır." der. Bu tefsiri Dahhak, Mücahid ve Kelbi gibi tefsirciler de kabul ederler. Arapça'da "tencim", ayırmak anlamındadır, "müneccem", ise ayrılmış demektir. Fakat söz konusu bu yıldıza, Ülker yıldızıdır diyenler de vardır. İbn-i Abbas ve Hasen'e göre ise doğrudan doğruya yıldız anlamındadır. "İnerken" sözcüğüne, kıyamet günü, yıldızın yere düşmesi diyenler de vardır.
 
Yaratıcı, yarattığına and içer mi?
Bize göre ise, durum biraz daha farklıdır. Alemlerin Rabbi Allah'ın Sirius'a özel bir anlam veya bir ayrıcalık taşıdığı akla yakın gelmektedir zira çok daha eskilerde antik tanrılar da daha önce belirtildiği gibi Sirius ile ilgilidir yani onları da Yaratıcı'nın varettiğine ve belki de insanın sahipsiz olmadığını kanıtlamak için bir demo gibi kullandığına inanır veya düşünürsek, Sirius boyutunun tanrısal bir kanal veya kaynak olduğunu da akla getirebiliriz. Yani sanki özel bir boyut kastedilmektedir. Her şeyi yaratan Allah'ın, kendi yarattığı bir şeye and etmesi ilginçtir. Kuran'da bulunan başka ayetlerde de, bir kaç tane daha and sözcüğü vardır. Elbette ki, her şeye gücü yeten ve her şeyi yaratan Allah, içinde and ettiği bir ayet olmayan bir Kuran'ı indirmekten aciz değildir. Dolayısıyla Yaratıcı Allah'ın bir yıldıza veya Mirac'a ya da bir gök cisminin ufukta alçalıp yükselmesine and etmesi gariptir. Ama kendisine özgü nedenlerle Sirius'a yani kendi öz boyutuna ve yıldızına and etmesi, onu kutsal ilan etmesi sanki daha mantıklıdır. Sure şöyle devam eder;
 
"2- Arkadaşınız, gerçekten ne saptı, ne ayrıldı. 3- Ve kendi dileğiyle söz de söylemedi. 4- Sözü, ancak vahyedilen şeyden ibaret."
 
İki no'lu ayette geçen arkadaşınız sözü tabii ki Hz. Muhammed'i ifade etmektedir. Burada hitap edilen kimseler ise, Hz. Muhammed'i tanıyan ve onunla konuşan kimselerdir. Öyleyse hitap da ona ve "Kuran'ı kendi uydurdu." diyen Kureyş'e ve benzerlerine yönelik olmalıdır. Bunlara karşı "sahibiniz" tabirinin kullanılmasında özel bir anlam vardır. Öyleyse ayetin meali şöyle olmalıdır:
 
"Şimdiye kadar sohbetinde bulunarak çok iyi tanıdığınız, aklına ve doğruluğuna güvendiğiniz, sizinle sohbet edip hak yolunu göstermek isteyen arkadaşınız, ne yolunu şaşırdı ne de aklını, ne aldanır ne de aldatılır. O, ne sihirbaz, ne kâhin, ne de mecnundur."
 
Uyarı kimlere yapıldı?
Ama aslında bu ayetler sanki "Kuran'ı, Muhammed kendisi uydurdu." diyen münafıklar için değil daha çok Hz. Muhammed'in yakınlarına ve Kuran'da bazı karışıklıklar olduğuna inanan, Hz. Muhammed'in Vahiy alırken şaşırdığını söyleyen kimselere yönelik gibidir. Çünkü bir çok ayetin şüpheli olduğu konuşuluyor ama bu durum topluma açıklanmıyordu. Böyle bir söylentinin yayılması bir anda Müslümanlığı yok edip, çok kimsenin akın akın eski ilahlara dönmesine neden olurdu. Fakat gizli kalması gereken durumu Hz. Muhammed'in yakınları arasında konuşanlar vardı. Söylentiler yavaş yavaş yayılmaya başlamıştı ve Hz. Peygamber'in, prestiji sarsılabilirdi. Buna derhal el koymak gerekiyordu ve yukardaki 2, 3 ve 4 nolu ayetlerin nedeni buydu. Bu ayetlerle Kuran'a yabancı bir müdahalenin olmadığı, Hz. Muhammed'in asla yanılmadığı ve kendiliğinden de bir şey katmadığı Tanrı sözü ile kesinlikle belirtiliyordu. Üstelik Allah sözünü güçlendirmek için sureye önemli bir yeminle başlıyor. Yani Allah ilk dört ayette şunu diyordu;
 
"Yıldıza ve oradan iniş anım üzerine yemin ederim ki, Arkadaşınız ve yol göstericiniz olan Muhammed Kurana hiç birşeyi kendiliğinden koymadı. O asla şaşırmadı, Kendisine vahiy verilirken Cebrail'den asla kopmadı. O sadece kendisine vahyedilen şeyi söyledi..."
 
Yani Necm suresi bir cevap, aklama, yeni bir hamle ve yalanlama suresidir fakat acele takip eden ayetlerin de görülmeleri gerekir.
 
"5- Ona öğretti kuvvetleri çok çetin. 6- Kuvvetli biri sonra doğruldu."
 
Aslında bilinen bir şeydir ki, Kuran'ı Hz. Muhammed'e öğreten Cebrail'dir. Fakat taşıyıcının Cebrail olması, Göndericinin Allah olmasını ve bilginin çıkış kaynağının da asıl öğretici olmasını önlemez. Bu durumda, öğreten Allah fakat taşıyan da her zaman Cebrail'dir. Çünkü Kuran şöyle der;
 
"De ki: Onu Rûhul-Kudüs (Cebrail) Rabbinden hak (ve hikmet) gereğince indirdi." (Nahl 16/102) "Onu, er-Rûhu'l-Emin (Cebrail) indirdi." (Şuara 26/193) ayetlerine göre Kuran'ı Allah'ın izniyle Peygamber (s.a.v)'in kalbine indiren "Yahut bir elçi gönderip izniyle dilediğini vahyeder..." (Şura, 42/51)
 
Cebrail ile başa çıkılamaz vurgusu
Bu ayetlerde vahyi getiren elçi Cebrail olduğuna göre Kuran'ı öğretenin o olduğu anlaşılır. Dolayısıyla burada her iki mana da düşünülebilir. İbni Abbas'tan gelen bir rivayette Kuran'ı öğretenin Allah olduğu ifade edilmiş ise de, Hz. Ayşe'den yapılan bir nakle göre ise, söz konusu ayetteki öğretici, Cebrail olarak tefsir edilmiştir. Lafzın zahirî anlamı da bu görüşe daha yakın olduğundan tefsircilerin çoğu, bu manayı tercih etmişlerdi. Nitekim Beydavi; "Şiddetli kuvvetlere sahip bir melek ki o, Cebrail'dir. Zira Cebrail, harikaların gösterilmesinde bir vasıtadır." der. Taberi ise, ayetteki "şedidü'l-kuvva" "çetin kuvvet" sözünü, "şedidü'l-esbâb" "müthiş sebep" diye tefsir eder, Nisaburi de bu sözü, ilim ve amel yönünden müthiş kuvvetler şeklinde yorumlamış ve ardından şunu ilave etmiştir; "Burada öğrencinin faziletinin anlaşılması için öğretmen methedilmiştir. Eğer 'Onu Cebrail öğretti.' denilmiş olsaydı bunun zahiri anlamından öğrencinin fazileti açıkça anlaşılmış olmazdı." demektedir. Burada ayrıca "Ona bir insan öğretiyor..." (Nahl, 16/103) diyenlerin sözüne de bir cevap söz konusudur: Çünkü, "Size ilimden pek az bir şey verilmiştir." (İsra, 17/85), "Çünkü insan zayıf yaratılmıştır." (Nisa, 4/28) ayetlerine göre insan, hem ilmi bakımından mükemmel değildir, hem de zayıf bir yaratıktır.
 
Öyleyse taşıyıcının Cebrail olduğunu kabul ediyor fakat övmek için Cebrail'in gücünün vurgulanması fikrine katılmıyoruz. Bu çocukça bir övme ve övünme olmaktadır. Cebrail'in gücünün vurgulanması bir hatırlatma veya uyarı amacından kaynaklanmaktadır. Yani Allah satır aralarında demektedir ki;
 
"Kuran'ı gönderen benim. Nakleden Cebrail'dir. Cebrail de öyle güçlü ve kudretlidir ki, hiç bir varlık onunla başa çıkamaz. Hiç bir varlık onu geçemez. Muhammed'in kendiliğinden uydurmadığına da ben şahidim ve sözüme yeminle başladım. Daha nasıl şüphe edebilirsiniz. Kuran'a, Şeytan veya hiç bir varlık müdahale edemez."
 
Görülüyor ki, bu büyük yeminler, bizzat Allah'ın tanıklığı ve Cebrail'in gücünün büyüklüğü ile Kuran'a Şeytan'ın müdahale ettiği kesinlikle yalanlanıyor ve şüphe edenlere de göz dağı veriliyor. Devam ediyoruz;
 
"7- Ve o, en yüce tanyerindeydi. 8- Sonra yaklaştı, yakınlaştı. 9- İki yay kadar kaldı araları, yahut daha da yakın. 10- Derken kuluna vahyetti, ne vahyettiyse..."
 
Bu ayetlerle Allah vahiy veriş mekanizmasını ifade etmektedir. Yay Araplar tarafından o zamanlarda kullanılan bir uzunluk ölçüsüdür, bildiğimiz, ok atmaya yarayan yaydan kaynaklanır. Bununla beraber iki yay başka bir yakınlığı daha ifade eder. Arapların antlaşmaları, anlaşmaları, ittifakları yaylarla yapılan bir törenle mühürlenirdi. Anlaşan iki kabilenin reisleri yaylarını önce üst üste yere bırakırlar, sonra yerden alıp, birer ok atar, böylece bir ve birlik olduklarını gösterirlerdi.
 
Hz. Muhammed ve Cebrail ilişkisi
Peki acaba, 7. 8. 9. 10. Ayetler Hz. Muhammed'in Mirac olayını mı kastediyorlar? Ama bu ayetlerin, Hz. Muhammed'in, Cebrail'i ilk defa gerçek şekli ile görmesini anlattığını söyleyenler de vardır. Denildiğine göre peygamberlerden hiçbirisi, Cebrail'i hakiki şekliyle görmemiştir. Ancak Hz. Muhammed biri yerde, diğeri de gökte olmak üzere iki defa onu görmüştür. Acaba bu kaynaklara göre ayetin manası şöyle olabilir mi? Cebrail Hz. Peygamber'e öğretti, ki o bu durumda bazen insan şekliyle değil, Allah'ın yarattığı gibi hakiki suretinde doğrudan doğruya en yüce ufukta durup, görünmüştü. Bunu dosdoğru semada göründü diye de ifade edebiliriz. Bazıları, öğretti de semada durdu derler, bazıları da kendisine verilen emir üzerine kuvvetiyle ilham etti manasını verirler. İlham edilenin Hz. Muhammed olduğunu bildiğimize göre, o zaman fiilindeki "fa-i takibiyye veya sebebiyye" olarak yani müthiş kuvvet sahibi öğretti de, Hz. Muhammed'e ilham geldi diyebiliriz. Yani ilim ve nübüvvetle yükseldi ve o, ilham yani Vahiy geldiği zaman, en yüksek ufukta doğruldu şeklinde açıklama getirebiliriz. Dikkat edilirse Sure'nin başından beri önce Allah'ın tanıklığı ve yemini ile başlanıp, araya girilmesinin imkansız olduğu ve bu ayetlerde de Vahiy mekanizması ve Cebrail ile Hz. Muhammed'in nasıl yakınlaştığı anlatılıyor. Allah, Hz. Muhammed ve Cebrail üçlüsünün yakınlığı ve araya girilmezliği iyice vurgulanıyor ve de Sure devam ediyor;
 
"11- Gönlü, gördüğünü yalanlamadı. 12- Hâlâ münakaşa mı edersiniz gördüğü şeyleri? 13- Ve andolsun ki onu, inerken bir kere daha gördü. 14- En son sidrenin yanında. 15- Mev’a cenneti de yanındaydı. 16- Sidreyi, o sırada neler bürümüş, kaplamıştı, neler. 17- Gözü, ne kaydı, ne haddini aştı. 18- Andolsun ki Rabbinin pek büyük delillerinden bir kısmını gördü."
 
Buraya kadar Hz. Muhammed'in Mirac'da gördüğü harikalar anlatılıp, onun asla şaşmadığından bahsediliyor. Sonuç olarak Hz. Muhammed'in çevresindekiler artık iyice ikna olmuşlardır ve sonuç alınmıştır. Bu saptamayı yaptıktan sonra Mekkeliler için hatta İslam öncesindeki Arap toplumu için önemli olan Lat, Menat ve Uzza'yı tanımamız iyi olacaktır.
devam edecek...
 

Theia

 
 
Efsane gerçekleşiyor ve Annunakiler geliyor mu?
 
Ata Nirun
nirunata@superonline.com
 
 
NASA'nın ikiz diye tanımlanan (Stereo) uydularının dünyadan çok uzak olmayan ama iyi bilinmeyen bir uzay alanına girdikleri ve orada çok eski bir gezegenin kalıntılarının bulunduğu açıklandı. Eğer orada iddiaları doğrulayıcı birşey bulunursa çok önemli bir gizem aydınlanmış olacak yani Ay'ın kökeni ya da başlangıcı hakkında bilgi elde edilecek.
 
 
Goddard Space Flight Center'daki Stereo Projesi görevlilerinden bilimci Mike Kaiser şöyle diyor; "Bu gezegenin adı Theia, tabii ki bu varsayıma dayanan bir gezegen. Biz asla onu görmedik fakat birçok araştırmacı bu gezegenin 4.5 milyar yıl evvel orada olduğu ve Dünya ile çarpıştığı görüşünde ve bu çarpışmanın sonucunda Ay ortaya çıkmış yani Ay söz konusu uzaysal çarpışmadan kalan bir parça. "Theia Hipotezi"nin sahipleri Princeton Üniversitesi'nin parlak teorisyeni Edward Belbruno ile Richard Gott. Ay'ın orjini bu büyük çarpışma teorisinin temelini oluşturuyor. Birçok astronom Güneş'in oluşum ve gelişim sürecinde, Mars çapında bir proto-gezegenin Dünya ile çarpıştığını kabul ediyorlar. Çarpışmanın ardından her iki gezegenin kalıntılarının karıştığı ve yaralı Dünyanın sonradan Ay olan parça ile bütünleştiği düşünülüyor. Bu senaryo, bize hem Ay jeolojisini yanısıra da Ay çekirdeğinin çapını, yoğunluğunu ve de Ay kayalarının kompozisyonunu açıklayabiliyor. Evet, bu iyi bir teori ama eksik bir yönü var ya da cevapsız bir soru. Söz konusu olan bu dev proto-gezegen nereden geldi?
 
Gerek Belbruno gerekse de Gott, Güneş/Dünya Lagrange Noktaları'ndan söz ediyorlar. Bu tanım, uzayın belli bölgelerinde Güneş'le Dünya'nın bütünleşmesinden oluşan çekim alanınlarıyla ilgili. Uzaydaki bağımsız eğim alanları, suyun Dünya'nın altında toplanmasına benziyor. Lagrange Noktaları'nın birisinde Theia'nın bulunduğu düşünülüyor, Theia Yunan Mitolojisi'ndeki Titanlar'dan birisi ve Ay Tanrıçası Selene'yi doğurmuş. İşte burası ilginç, Ay'ın orjini araştırılırken Selene özellikle kullanılmış. Bilgisayar modellerine göre, 4 ve 5 no'lu Lagrange Noktaları'nda bulunan Theia'nın çapı Ay'ı oluşturmaya yetecek kadar büyüktü ve oralarda oluşan güç dengeleri yeterince materyalin ya da maddenin oluşmasına izin vermişti. Daha sonra da, Theia oluşmakta olan Venüs gibi gezegenlerin çekim alanlarını güçlendirerek yörüngeleri etkiledi ve Dünya'nın da başına gelen çarpışmalara neden oldu.
 
Eğer bu iddia doğruysa, Theia tamamen yokoldu gibi fakat bazı antik gezegen kuramcılara göre halen 4 ve 5 no'lu Lagrange Noktaları'nda bulunabilir. Mike Kaiser; "Stereo Uyduları şu anda bu bölgeye giriyorlar, bu bize Theia'nın asteroid çapındaki kalıntılarını araştırmamız için daha iyi konum veriyor." diyor. Bu kalıntılara "Theiasteroids" deniyor, Theiasteroid'ler teleskop bulunmadan önce de görülmüşler ama birşey anlaşılamamıştı ama şimdiki sonuçlar bir km. çapından daha büyük olan cisimleri gösteriyor. Stereo uydularının bu bölgeye daha çok girmeleriyle, daha küçük cisimler de gözlenebilecek. Theiasteroid'lerin keşfi Stereo Uyduları'nın ana görevi ama uydular aslında birer Güneş gözlemcisi ve Kaiser devam ediyor; "Henüz birşey göremedik ama eğer çok sayıda asteroidi o bölgede keşfedersek, o zaman ayrıntılara inebileceğiz, bu bize asteroidlerin Dünya'nın ve Ay ile aynı bileşime sahip olduklarını açıklayacak ve böylece Belbruno ile Gott'un teorisi desteklenecek."
 
Araştırma daha aylar sürecek, Lagrange Noktaları dar veya küçük bir alanda değiller, 50 milyon km. genişliğinde bir alana yayılıyorlar. Uydular henüz bu alanın kenarındalar, Eylül/Ekim 2009'da çekim alanın alt sınırına en yakın yerde olacaklar ve çok sayıda gözlem yapılacak.
 
Bütün bunlar ne ifade ediyor? Elbette ki öncelikle bilimsel bir gelişmeyi hatta büyük bir başarıyı kanıtlıyor. Ama bu kadarla bitmiyor çünkü bu keşif, dünyanın ve insanlığın bilinmeyen geçmişinin anlatıldığına inanılan Sümer ve Babil kökenli Annunaki/Nibiru mitlerini açıkça destekliyor ve sanki söylencelere can veriyor. Bu mitler bizlere Dünyanın yakınında bulunan bilinmeyen bir gezegeni ima ediyorlar. Kendilerine Annunaki denilen dünyadışı canlıların hem o bilinmeyen gezegende, hem de Mars ve Venüs'de yaşadıkları anlatılıyor ve Annunakiler dünyaya da gelip, ilkel insanlarla birleşiyorlar böylece biz ortaya çıkıyoruz yani tanrıların suretinde olan bizler...
 
Mitlerin devamı Güneş Sistemi'nin bir bölümünde yaşanan tanrılar arasındaki mega savaşları anlatıyor. Diğer birçok mit ve söylencede de bu varsayım anlatılıyor yani Hitit, Maya, Aztek. Eski Yunan ve Kelt gibi... Sümer kökenli Marduk mitinde tanrı Marduk'un intikamı uzun uzun anlatılıyor, bilindiği gibi yazar Zacharia Sitchin'in sayesinde Marduk son yıllarda da kıyametin simgesi haline geldi. Ama şu anda önemli olan Stereo uydularının keşfettiği olası gezegen kalıntısının mitlerde parçalanan Tiamat olabileceği, sadece bu doğrulanırsa geçmişimiz artık çok farklı yorumlanabilir. Özetle ne Darwin kalır, ne de diğer Yaradılış inançları...
 
Bu arada 2012 olayı her geçen gün daha çok ilgi çekiyor ve gelişmeler birbirini izliyor. Acaba gerçekten 2012'de birşey olacak mı? NASA Mart 2009 sonlarında yaptığı bir açıklamada şimdiye kadar düşünülmeyen, farklı bir felaketten söz ediyordu. Raporda ne küresel ısınma, ne depremler, ne süper-volkan, ne göktaşı çarpması vardı, Güneş'te meydana gelmesi beklenen büyük bir fırtınadan söz ediliyordu. Güneş yüzeyinde meydana gelen büyük fırtınalarla ortaya çıkan plazma toplarının Dünya'daki enerji şebekelerini çökerterek insanlığı mutlak bir çöküşe sürükleyebileceği uyarısı yapılıyordu. Raporu NASA ile Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi ortaklaşa hazırlamışlardı. Güneş'te meydana gelen enerji patlamalarının bugüne kadar Dünya'daki enerji ve iletişim hatlarında görece kısa süreli ve küçük çaplı hasarlara yolaçtığı, ancak büyük çaplı bir patlamanın Dünya'nın manyetik alanına muazzam bir hasar verebileceği belirtiliyordu Bahsi geçen patlamalardan bugüne kadar kayıtlara geçen tek örneğin 1859'da yaşanan "Carrington Olayı" olduğunu belirten uzmanlar, benzer bir patlamanın tüm dünyada on yıllarca onarılamayacak tahribata yol açabileceğini söylüyordu. Güneş yüzeyindeki olası bir büyük patlamanın, Dünya'da saatler içerisinde tüm enerji hatlarını eriterek kullanılamaz hale getirebileceği, bunun sonucunda da altyapının çökeceği ve insanlığın Taş Devri'ne dönüş yaşayacağı de öngörülüyordu. Ve NASA'nın raporunda böyle bir felaket için olası bir tarih de veriliyordu: 12 Eylül 2012...
 
Yine mitlere hatta dini kaynaklara göre çok daha öncelerde iki kıyametin yaşandığı ve bunların ateş ve su ile yaşandığı belirtiliyor. Acaba dört element kuramına göre şimdi sıra havada mı yani Ateş-Su-Hava ve Toprak sıralamasına göre çünkü anlaşıldığına göre Güneş'ten gelen tehlike ionosfere yönelik yani havaya. Geçmişe bakılırsa, dört-beş öngörü var; Nostradamus, Tevrat ve Kuran şifreleri, Maya Takvimi, Shipton Ana ve Novelty Kuramı. Nostrdamus çok müphem yani 1999 inancında olduğu gibi açık bir tarih yok yani 2012'den açıkça söz etmiyor fakat bir kıyamet öngörüsü var. Tevrat ve Kuran öngörüleri ise yoruma sınırsız açıklar. Maya Takvimi ile Novelty Kuramı eş değerde, ikisi de farklı yollardan 2012'yi işaret ediyorlar. Shipton Ana ise açıkça sonumuzu anlatmış. Ama bütün bunlar inançlarla ilgili oysa şimdi ortaya NASA çıktı ve NASA pozitif bilimin ta kendisi ve şimdi bizi uyarıyor...
 
Ne oluyor sizce? İster misiniz gerçekten kıyamet kopsun, en azından tüm iletişimin çökmesi bile yeterli, bir anda taş devrine dönebilir ve kesin birbirimizi yeriz. Eh, bu da bir yöntem, hep tufan olacak ya da yerler yarılacak değil ya?
 
Öte yandan sadece her sabah medya haberlerine bakmamız dahi, bir kıyametin olması gerektiğini kanıtlamıyor mu? Üstteki saçma denilen kehanetlerden çok daha öte saçma ve korkunç gerekçelerle neler yapmıyoruz ki... Yaş, cinsiyet demeden 45 kişiyi öldüren yaratıklar, onları töredir, gelenektir diye mazur göstermeye çalışan zeka özürlüler, genç kızların kafasını kesen sapıklar, para ya da inanç gibi şuursuz gerekçelerle birbirlerini kitle halinde öldüren gözü dönmüşler ve daha niceleri...
 
Bütün bunlar normal mi? Ama şunu sorabiliriz, biz zaten bu değil miyiz? Tüm geçmişimiz katliamlarla, kanla, nefretle dolu değil mi? Öyleyse ne diyebiliriz ki? Biz zaten buyuz yani defolu bir canlı türü...
 
Ve bunu gözleyen, izleyen ve yargılayan varsa veya varsalar belli ki en doğru kararı verecekler, hatta verdiler...
 
Sanırım kalem kırılmış şimdi sıra infazda...
 
9 Nisan 2009
 
Theia haberi için (science.nasa.gov/headlines/y2009/09apr_theia.htm-)

BANU NİRUN

Japamerikalı kimdir?

 

Japamerikalı
 
Banu Nirun
banunirun@gmail.com
 
Sık kilo alıp veriyorum bu aralar. Şükür ki dikilecek model, üç-beş kilo farkı belli etmez. Kumaş seçimi konusunda kararsızım yalnız. İpek mi olsun pamuklu mu?
 
Bir kısım medya, Reiki’yi, Reiki’den başka her şey olarak ifade etmeyi başaran Reikicileri, Japamerikalı olarak kapitalizm ve egoizm eşliğinde tanıyıp tanıttıktan bu yana “ne işle meşgulsünüz” sorusunu yanıtlamak sit-com sahnelerine dönüştü.
 
Uzak doğu veya Hint kıyafetleri giymek, katı bir vejetaryen olmak, sadece bitki çayı içmek gibi tercihlerim olmadığını öğrenince şaşırıyor insanlar. Sigara içiyor olmam ise inanılası bir durum değil!
 
Şaşkınlık hali geçtikten sonra başlıyor sorular. Soru derken, cevap beklenen soru işaretli cümlelerden bahsetmiyorum.
“hmm…demek Reikicisiniz. Eşim de öyle. Ama ben pek inanmıyorum. Ellerini şöyle şöyle (boşlukta dairler çizme hareketi ile )yapıyor, bir şey söylüyor, Reiki yapmış oluyor.” türünden ifadeler söz konusu ettiklerim. Eşi de kahkahalarla gülüyor bu tarife, sonra kendisinin kaçıncı aşama olduğunu söylüyor. Eğitimini birkaç ay önce bir cumartesi günü sabah saatlerinde aldığını, hocasının bir takım yazılı dokümanlar verdiğini, kimi sembolleri çizmeyi öğrettiğini anlatıyor. Sembollerin isimlerinin ve çizimlerinin, Reiki eğitimi almamış kişilerin yanında deşifre edilmemesinin tercih edildiğini bilmiyor. Mental sembol nedir, mental çalışma nasıl yapılır bilmiyor. Uzağa gönderme yapılabildiğini biliyor ama nasıl yapacağını bilmiyor. Eğitimlerin en az bir tam gün yapıldığını öğrendiğinde çok şaşırıyor. Birinci ve ikinci aşama eğitimlerinin arasında 3 ay gibi bir sürenin konmasına anlam veremiyor. Reiki’nin bir tedavi tekniği olduğunu biliyor ama nasıl uygulandığına dair net bir fikri yok. Sohbet ilerledikçe, şaşkınlığı artıyor.  
 
“Eğitim verirken giydiğiniz kimonoları Çin malı satan tezgahlarda da gördüm.” Bu versiyon ise daha sık rastladığım bir durum. Eğitimlerde kimono giymek gibi bir giysi yönetmeliği var zannediliyor. Ev desenliler birinci aşamada, Ejderha desenliler ikinci aşamada, Lotus çiçeği desenliler üçüncü aşamada gibi bir kreasyon fena da olmazmış gerçi :)
 
“Reiki’nin beş kuralı varmış, imanın şartları gibi inanılması zorunlu di mi bunların?” Bir dergi eki olarak bile pek çok eve ulaştığı halde bilgi, nasıl oluyor da oluyor bu fikirler diye kafa patlatıyorum. Gülüyorsunuz ama durum ciddi! Eğitimlerin ilk cümlelerinden biridir “Reiki bir inanç sistemi değildir, bir dine ya da dogmaya bağlı değildir” cümlesi. Daha doğrusu, olmalıdır. Aksi halde beş altın kural, iki farz bir mekruh hareket, Usui Sensei’nin hadisleri gibi versiyonlar türemesinden korkuyorum.
 
“Bizim biraderin hanımı, Reiki’yle fal bakan birisine gitmiş geçen gün” cümlesini duyduğumda , popüler tabirle söylüyorum, Kal Geldi! Kalmış halimi toparlamama fırsat vermeden yapılan ikinci kontratak “çay falı var ya, onunla bakılıyomuş ama öyle her çay değil, yeşil çay olacak” şeklindeydi. Eh bari Yasemin aromalı olsun da sağlam çıksın fal!
 
“Kısmet olursa Japonya’ya gideceğiz.,Usui’nin mezarından toprak almak istiyorum, sana da getiririm istersen.”  cümlesini duyduğumda bir an için gülmüşüm.  Çocukken gittiğim Kleopatra Adası’ndan, şapkamla kum getirişimizi hatırladım. Annem o kumu cam bir fanusa koyup içini de deniz kabukları ile süslemişti. Bu tasarım çamaşır makinemiz üzerinde uzun yıllar aksesuar olarak kaldı. Üstünde Kanji Japoncası’yla Reiki yazan cam kaplarda topraklarla süslenmiş salonlar geldi gözümün önüne. Güldüm ağlanacak halimize…
 
“Japon öğretisi diyorsunuz ama Amerika’da bir sürü çeşidi varmış .Demek ki oradakiler daha gelişmiş. Gidip orada öğrenmek lazım.” yorumuyla durumun vahametini ifade edebileceğimi sanıyorum. Bu gidişle “ Reşat Bey Amca’nın torunu Amerika’da X system Reiki’si okumuş. Yükseğini de Japonya’da kova burcu fakültesinden yapacakmış” şeklinde sohbetler duyacağımızdan endişe etmeye başladım.
 
Eğitimlerin öneminin altını çizmekteki amacı örneklerle görmüş bulunuyoruz sayın veli. Eksik bırakılmış eğitim, eğitimi alan kişilerin çevresini hatalı bilgilendirmesiyle hurafeye dönüşüyor. Özür dileyerek zırva sıfatıyla nitelendireceğim kimi yorumlar, sanki öğretinin kendisiymiş gibi yansıtılıyor ve medya araçları ile bu zırvalar toplumlara iletiliyor. Bu biçimde konu hakkında devşirme bilgiyle donanan bireyler kaldırıp pat diye “kimononuz ne renk” şeklinde soru cümlesi kurabiliyor.
 
Kumaş seçimi konusunda kararsızım demiştim. Sanıyorum kral çıplak dedirten cinsten bir kumaş bulmak gerekecek ;)
 
 
*ilk yayın yeri : www.derki.com
 

Koltuktan Kalkmadan



 


Koltuktan Kalkmadan

Banu Nirun
banunirun@gmail.com
 
Ana haber programında, İstanbul'un Akıllı Evleri'nden birini gezdi muhabir bu akşam. Üç katlı villanın içinde, 10 saniyede inilebiliyordu alt kata asansörle. Elinde, kurabiye kutusu büyüklüğünde bir panel, müzikten güvenliğe her şeye tıklayarak ulaşılabildiğini anlattı. "Oturduğunuz koltuktan kalkmadan, bu evi yaşamak mümkün!" ifadesiyle nihayetlendi haber.

Birkaç gün önceki haber ise  stresten, hareketsizlikten ve fast food beslenme alışkanlığından kaynaklanan obezite, şişmanlık, kalp - damar rahatsızlıkları gibi hastalıkların başta Amerika olmak üzere tüm dünyada oranının arttığı konusu ile hazırlanmıştı.
Teknolojiyi ve gelişen teknolojinin insan hayatını nasıl kolaylaştırdığını kabul ve tasdik ediyorum. Misal tıptaki gelişmeler. Kılcal damarların içine  girilebiliyor mikro kameralarla. Tedavi olanakları neredeyse mucizeler yaratıyor. Gurur duyuyorum, mutlu oluyorum  her teknolojik keşifle.

Fakat düşünüyorum, ''teknolojik kirleri'' çıkartmak için gereken teknoloji mucizesi "kir sökücüleri" satın alırken... Teknolojinin konfor getiren mucizeleri cep telefonumu, bilgisayarımı kullanırken düşünüyorum. Onlar yokken ruhsal iletişimin varlığına imkan tanıyan zihinsel esnekliğimiz vardı.  Fizikötesi diye adlandırılan insanin en temel yeteneklerinin ispatlanabilmesi için laboratuar deneylerine ihtiyaç yoktu. Çok ağır hastalıkların tedavisi için parmak kameralarla damarları araştırmaya çabalamak yerine zihnin parmaklarını ruhun damarlarında araştırmaya göndermek daha kolaydı.
Ekselansları teknolojiyi, sürahi gibi bir araç olarak kullanmak yerine su gibi  hayati bir ihtiyaç haline  getirdik.Teknolojik kirlerimizi teknolojiyle çıkartmaya, teknolojik hastalıklarımızı teknolojik keşiflerle iyileştirmeye çabalar olduk. Teknolojiyi öyle sevdik ki ellerimizin yerini mauselar, parmaklarımızın yerini klavye tuşları aldı. Ve o çok sevdiğimiz teknolojiyle ölçüp biçip ispatlamaya çalıştık elle dokunarak ya da yalnızca düşünce gücünü kullanarak gerçekleştirilebilen ruhsal şifanın varlığını.
 
Ruhumuz, eşini teknolojiyle ararken web ortamında, ruhumuzun müziğini bir tıkla indirirken harddisklerimize, zihinlerimizin mahsullerini elektronik postalarla paylaşırken hepimiz, ruhumuzun linkini tıklamaya çalıştığımızı fark edemedik çoğu zaman. Bedenimizi forma sokmak için bir tıkla egzersiz aletleri satın alıp bir başka tıkla fastfood siparişi verirken, kabahati ya teknolojiye yükledik ya strese.
 
Eski bir şarkı, gözler kalbin aynasıdır, der. Eller ve ayaklar ruhun teknolojik uzantılarıdır. Akıllı  evleri yaratıp içinde yaşamayı seçebilen biz dehalar, ruhun teknolojisini kullanmayı seçtiğimizde, ne stresin olacak vebal ne de teknolojinin.
Bir gün ana haberlerin şöyle bir başlıkla açılmasına niyet ediyorum:

Ruhun koltuğundan kalkmadan bu hayatı yaşamak mümkün!
 

 


BİGE NİRUN

Anormallik ve normal aynı şeydir

Anormallik ve normal aynı şeydir

Parapsikoloji “Normal olmayan olayları araştırmak” gibi bir misyona sahiptir.

Beynimizce normal sınırlarına oturttuğumuz formatlara uymayan her türlü kavramı anlamak, bir anlam kazandırabilmek için harcanan emektir. Cevaplanamayan ama var olduğu su götürmez gerçekleri cevaplamak için saatlerini veya günlerini bozuk para gibi harcayan ve çoğu zaman çok da açıklanamamasıyla sonuçlanan yorucu işler sonucunda bir de ağır eleştirilere maruz kalan bu emektarlar, bu işi gösteriş ve sadece maddi kazanç sağlamak için yapan diğer şahıslarla aynı kefeye konur ve bol bol topa tutulur. Kimse “niye” ve “nasıl”'ını sormaz.
 
Tarih boyunca sayısız düşünür, bilim adamı, sanatçı, bir çok savaş ve barış liderleri toplumun dışına çıktıkları için dönemleri boyunca eleştirilmiş, dışlanmış hatta idam edilmişlerdir. O anki normal formlarında yaşayan topluma aykırı davranışları oldukları için yalnız yaşamaya mahkum edilmişlerdir. Kimileri de kendi istekleri ile küsmüşler, kabuklarına çekilmişlerdir. Toplumun kullanmaya cesaret edemediği cümleleri kullanarak perspektifi değiştirmeye veya geliştirmeye çalıştıkları için kışkırtıcı olarak adlandırılmışlardır. Oysa yaptıkları sadece derin ya da çoklu düşünmektir. Yanlış veya doğrudan çok ne kadar derin ve faydalı olduğunun önemli olduğu bir düşünce yapısını elbette ki herkesin anlaması çok zor. Sonuçta bugün saygıyla okuduğumuz, bazen takip ettiğimiz, “o demiş ki”, “bu demiş ki” diye andığımız tüm “o” ve “bu”'lar zamanında anormal olarak adlandırılmışlardır. Mozart, Napolyon, Einstein, Da Vinci, Beethoven, Rodin, Newton ve diğer bir sürü iz bırakanların hayatlarını okuduğumuz zaman sınır ötesini zorlayan kişilikleri oldukları açıkça görülüyor. Bugüne geldiğimizde bütün bu anormallerin bıraktıkları miraslar kabul görüyor, bize fayda sağlıyor, hayatımıza anlam kazandırıyor. Anneler çocuklarının “IQ” ve yeni moda “EQ”'larını sayısız defa ölçtürüyor ki böyle bir anormallik izine rastlayabilsin ve yeni Mozart'lar, Pisagor'lar  olsun.
 
Anormal olmanın zor olsa da yaşam matematiğinde gerekli ve faydalı olduğu kesin. Bugün normal kabul ettiğimiz her şeyi olduğu gibi kabul etseydik gelişmeyen bir toplum olurduk. Toplum filan da olmazdık ya…neyse. Yenilikler ve sınır ötesi düşünebilme kabiliyeti ile var olduk ve gelişiyoruz. Ya da böyle düşünebilenler sayesinde varız. Bugün paranormal (Gerçeküstü)  kavramlarda hipnoz, hayaletler, ölümsüzlük, görünmezlik, zamanda yolculuk, duyu ötesi algılar ve alışagelmişin ötesinde bir çok diğer olaylar araştırılıyor. Bu konular ile ilgili hatırı sayılır üniversitelerde eğitim branşları var, kürsü sahibi insanlar bu üniversitelerde eğitim veriyor, konferans düzenliyor, yeni olasılıkları hesaplıyor, insanoğlunun sınırlarını zorluyor ki daha da gelişme ihtimalimiz olsun. Moleküllerimize ayrılarak seyahat edebilme ihtimalimiz bizim için şu an ne kadar fantezi, ne kadar absürt gözükse de gelecek nesiller için sıradan, günlük yaşamın bir parçası olabilir. Bunu 250 yıl önce yaşayan bir insanın uçmak hakkında ne düşünebileceğini hayal ederek çok rahat test edebiliriz.
 
Parapsikoloji'ye “boş” işler derken oturup iki kere düşünmek lazım. Olasılık hesapları yapmadan olanı kabul etmek gelişim değildir. İnsan beyni öğrenmeye kapıları sonsuz açık olan muhteşem bir organ. Hayal gücü ve bilgide bu organın en önemli silahlarından biri. İkisi birleştiği anda  bugün hayal edemediğimiz, geleceğin gerçeği oluyor. Hayal edemediğimiz dedim çünkü gelecekte nelerin gerçek olabileceğini hayal etmek mümkün değil. Hiçbir zaman da bilemeyeceğiz. Bilmemiz de gerekli değil bence… hayal ettiğimiz ve insanoğlu için hiçbir şeyin mucize olamayacağını idrak edebildiğimiz anda bilinmeyeni bilinene dönüştürebiliyoruz. Yine de bazı bilinmeyenleri de hiç bilemeyeceğiz. Belki sistem onu gerektirdiği için, belki de kapasitemiz yetmeyeceği için. Sebep ne olursa olsun parapsikoloji bu noktada çok yardımcı oluyor.
İnsanoğlunun öğrenme duygusunu nasıl engelleyebiliriz ki?  Bu tarz araştırmaları,  mısır piramitlerini uzaylılar inşa etti-dünyanın sonu 2027 yılı Saat 15.30'da-loch ness canavarı tatilde-hayaletler Dolmabahçe'de çay içiyor gibi reyting haberleri ile karıştırmak veya aynı kefeye koymak, salı pazarından Gucci marka ayakkabı almaya benziyor. Neyi nasıl nerede araştıracağımızı bilmeden yorum yapmak hele hele aydın kısmına hiç yakışmıyor.   
 
Bazı insanlar araştırmak, öğrenmek, bilmek ister. Bu kadar basit. Yoksa normal ve anormal arasında pekte fark yok. Araştıran, gerçekten araştıran bilir. Bilmeyen ise sormalıdır.
 
Albert Einstein'ın çok inandığım bir lafı ile kapatmak istiyorum bu konuyu…
 
“Tüm bilimin ve sanatın gerçek kaynağı gizemli olandır. Bu duyguya yabancı olanlar, merak etmeyenler gözleri kapalı olanlardır. Merak etmeyen ise zaten ölü olandır.”
 
 

Mutluluğun Şifreleri

Mutluluğun ŞifreleriDeepak Chopra dünyanın en tanınmış doktor ve yazarlarından biridir. Doğu öğretilerini kullanarak kişinin kendini iyileştirme sanatı üzerine çok önemli çalışmaları bulunan ve modern tıbbı, spiritüalizm ile harmanlamayı çok iyi başarmış bir üstattır. En önemli sözlerinden biri : “Mutluluk, güzelliği yakalama sanatıdır” ifadesidir. Çünkü bu cümle doğru algılandığı takdirde kişinin hayatını kökünden değiştirebileceği yegane noktadır. 
 
İnsanoğlu aslında ne para, ne çok tutkulu bir aşk, ne de kariyer ile sonsuza dek mutlu olabilecek bir yapıya sahiptir. Bu materyalist dünyanın insana veya kendine koyduğu bir kuraldır ve bu kaynaklardan gelebilecek tüm mutluluklar sadece belirli bir zaman için insanı mutlu kılmaktadır. Kişi bu kaynakları elde ettiği zaman belirli bir dönem için kendini iyi hissetmekte, ancak “alışma” dönemine girdiği andan itibaren bu iyilik hali hızla tükenmektedir. Çevremizde bu durumdan muzdarip bir sürü insan görürüz. Belki de farkında olarak veya olmadan biz de böyle biri olabiliriz. Kimi insan bu süreci çok hızlı yaşar, kimisi ise çok yavaş. Aslında bu, insanın doğal döngüsüdür. Yani bu yeni kaynaklar bulma metodu insanın kendini geliştirmesi için bir anlamda da gereklidir. Tabii ki sınırları olmak şartı ile. Ama yine de sınırları ne olursa olsun mutlu olma sanatının özü bu değildir. Bahsettiğimiz mutluluk, kişinin her türlü olaya ve duruma karşı kendini pozitif tutarak mutlu hissedebilme halidir. Bu davranış şekli, normal bir insanı zor günlerde güçlü, mutlu günlerde zevk alan biri haline getirir.
 
Çoğumuz artık ne mutluluğumuzun farkındayız, ne de mutsuz olduğumuzun. Yaprak gibi oradan oraya sürüklenmiş giden mutluluk halleri insanı aslında tıpkı uyuşturucu almış gibi o an için iyi hissettirir, etkisi geçtiğinde ise geriye kalan, sadece bıkkınlık ve kendini suçlamadır. Aslında gerçek mutluluk insanın sadece kendi kendine başardığı bir duygu-durum halidir ve özrümüz ne olursa olsun, bunu sadece biz kendimiz başarabiliriz. Nasıl mı? İşte çok basit kurallar…
 
*Bütün kuruntularınızdan kurtulun.
İnsanın en büyük hatası istediğini elde ettiği andan itibaren onu kaybedeceği korkusu yaşamasıdır. Bu paranoya insanı hem bilinçsiz olarak kaybetmeye yöneltir, hem de elde ettiğinin keyfini çıkarmasını engeller. Kazandığımız her şeyin bizim için geçici olduğunu çok iyi algılamayı başarabilirsek ve şu anda yaşamayı ilke edinirsek keyif almak çok daha kalıcı hale gelecektir. Kuruntu sadece endişe getirecektir ve sonuç kaybetme korkusu ile hiç kazanmamak olacaktır.
 
*Önce kendinizi düşünün.
Bu aslında uygulanması çok zor olan bir maddedir. Birçok insanın içinden “Çocuklarım”, “Eşim”, “Sevdiklerim” diye bağırdığını buradan bile duyabiliyorum. Birileri için iyi bir şeyler yapmak, onlara sahip çıkmak, sevmek bizi iyi bir insan hale getirir. Sevgi dolu, düşünceli ve sevilen insanlar oluruz ama bunun kesin bir sınırı olmalıdır. Bu sınırın ne olduğu herkese göre farklı olsa da, genel olarak zarar gördüğün noktada duvarları koyabilmek diyebiliriz. “Sen mutlu olmazsan başkasını nasıl mutlu edebilirsin ki?” çok önemli bir sorudur. Geçici çözümler, olayları ört bas etmek, mutluymuş gibi davranmak sorunu çığ gibi büyütür ve bir patlamaya dönüştürür. Sorunlar üst üste bindikçe sorunun özünden çok sonuçları önem kazanır ve kayıplar büyük olur. Buna en basit örnek uçak yolculuklarıdır. Bir anne, bebeği ile yolcu koltuğuna otururken emniyet kemerini veya ani bir basınç değişikliğinde oksijen maskesini önce kendine sonra çocuğuna takar. Bu uçuş kurallarının birinci maddesidir. Neden mi böyledir? Çünkü önce o emniyette olmalıdır ki çocuğunu sıkıca kavrayabilsin ve korumaya alabilsin. Aslında bu kadar da basit bir şeydir kendini korumak. Kısaca kendini korumak başkalarını korumaktır.
 
*Yozlaşmayın.
Herkes zengin, güçlü, güzel, paralı olmak ister. Bu bizim kendimize koyduğumuz bir toplumsal kuraldır ya da o hale getirildik. Önemli değil.
Bir firmada çalışıyorsanız 25 kişilik bir ekibin içerisinden boşalan satış müdürü pozisyonuna yalnızca bir kişinin geleceğini kendinize kabul ettirin. Geri kalan 24 kişinin en az yarısının bu pozisyon için potansiyeli olan sizin kadar güçlü, sizin kadar karizmatik kişiler olduğunun farkına varın. Yapılacak olan seçim için yapacağınız tüm hareketler iyi bir amaca hizmet etmelidir. Hayallerinizi gerçekleştirmek için yozlaşmayın, yalan söylemeyin veya kendinizi olduğunuzdan daha farklı biri gibi göstermeye çalışmayın. Bu genellikle geri teper, çünkü kimse aptal değildir.
Aynı durumu pek çok durum için örneklendirebiliriz. Eşinize, çocuğunuza, dostlarınıza kısacası sizi seven herkese karşı dürüst ve açık olun. Bu huzurlu olmanın tek altın kuralıdır ve en önemlisi kimsenin hakkını yemeyin. Haksızlık hissi insanın kendini en kötü hissettiği hallerden biridir ve kişiliği zamanla zedeler. Vefasız olursanız, unutulursunuz. Ne veya kim olduğunuz hiç önemli değildir. Başkalarına zarar verecek şeyleri mümkün olduğu kadar yapmamaya çalışın veya yaptıysanız da hatalarınızdan ders çıkarın.
 
*Zamanı doğru kullanın.
Bu cümle hemen her yerde ele alınıyor çünkü insanın kendine ait kaliteli zaman geçirebilmesi, kendini mutlu hissettiği aktiviteler de yer alması altın kuralların başında geliyor. Türkiye’de oluşturulan yanlış çalışma saatleri, tüm hayatın işe adanmasını isteyen talepkar patronlar aslında kendi işlerine ne kadar zarar verdiklerinin hiç farkında değiller. İnsanların konsantrasyon sağlamak için belirli bir kapasiteleri vardır ve o kapasite siz ne yapsanız daha üstüne çıkamaz. Aslında 9 saat çalışan bir eleman ile 12 saat çalışan bir elemanın verimlilik açısından hiçbir farkları yoktur. Hatta 9 saat çalışan çok daha verimli ve üretkendir. Bu gerçek, pek çok gelişmiş ülkede çok iyi özümsenmiş olmasına rağmen maalesef ülkemizde ısrarla reddedilmektedir. Eğer siz de böyle bir iş hayatına sahipseniz yapacağınız ilk şey, vaktinizi çok iyi değerlendirmek için plan yapmaktır. Haftalık planlar yaptığınız zaman kendiniz için haftada en az beş-altı saat ayırdığınıza emin olun. Kimsenin sizi sizden çalmasına izin vermeyin. Kendinizi her zaman ödüllendirmelisiniz çünkü siz buna değersiniz.
 
*Sevmeyi bilin.
Sevmek gelişmenin ve öğrenmenin tek yoludur. Burada bahsettiğimiz sevgi herşeye karşı duyulan sevgidir. Burada doğadan, hayvandan, insandan, gökyüzünden her şeyden bahsedebiliriz. Ama öncelikle kendimizden bahsetmeliyiz. Kendinizi sevin. Siz bu dünyada teksiniz ve özelsiniz. Gözünüzü, kaşınızı, herşeyinizi sevin. Siz kendinizi sevdikçe başkalarının da sizi sevme kapasitesine inanamayacaksınız. Aynaya baktığınızda kendinize gülümsemeyi öğrenin. Kendi ile barışık olan insanlar her zaman kazanmıştır ve kazanacaktır. Sevme kapasitenizi ne kadar genişletirseniz o kadar mutlu olursunuz.
Aslında kurallar basit ve hep aynı noktaya geliyor; kendimizi sevmeyi ve saymayı başarırsak mutlu olmanın ilk adımını atmış olacağız. Bunu başarmanız ve ipi göğüsleyebilmeniz dileğiyle…
 
 

Yeni Çağ'da Gizli Sağlık


Yeni Çağ'da Gizli Sağlık

Hele konu sağlıklı çocuklar yetiştirmekse, onların topluma sağlıklı katılmaları için katlanmamız gereken çok şey vardır. Buna karşın bazı Yeni Çağ metodları ve düşünceleri bu işi kolaylaştırabilir. Herkes bazı sağlık sırlarını öğrenebilir, yaşlanmaya dayanabilir ve yıkıcı rahatsızlıkları savuşturabiliriz.

Şimdi bu metodlara bir göz atalım;

1.Öncelikle hareket edin…

Bu bilinen ve basit yöntem, hala en geçerli kuralı içerir. İnsan stresi en iyi şekilde alan ve özümleyen canlıdır, üretimi yani eylemi geliştirerek mutlu hormonlar yani endorfinler oluşturabilir ve yarar sağlayabiliriz. Eksersiz yapmak kalbe, arterlere ve akciğerlere yararlı olurken, kan basıncını, kolesterolü düşürür. Beslenme ve menopoz araştırmalarında, düzenli eksersizlerin menopozu kolaylaştırdığı, kemik yapısını güçlendirdiği, yeni kemik oluşumlarını desteklediği ve metabolizmaya kalsiyum sağladığı belirlenmiştir. Bu belirleme, kemiklerin incelme riskini azaltırken, kazalarda iyileşme hızını özellikle 45 yaş civarındaki kadınlarda arttırmaktadır. Bunun bir sır olmadığını hemen söyleyebilirsiniz fakat dikkat edilmesi gereken noktalar iyi bilinirse, sonuçlar farklı olacaktır. Örneğin eksersiz yapan çok kişi, dolu mide yerine, bu işi boş bir mideyle yapmanın şart olduğunu bilmez. Örneğin eğer üç kilometrelik bir yürüyüşü hiçbir şey yemeden yapıyorsanız, yaklaşık 300 kalori yakarsınız, bu yürüyüşü dolu bir mide ile yaptığınızda, % 15 daha fazla kalori harcarsınız. Böylece yemek sonrasında bir veya iki km. yürüdüğünüzde, ekstra yağ yakarsınız. Yürürken muhakkak kollarınızı sallamalısınız, araştırmalar göstermiştir ki bu eksersiz için kollardan destek alınması gerekir, böylece bacak hareketleri güçlenecek ve yağ yakımı kolaylaşacaktır.
         
2. Bizler eşit değiliz ve yaratılmadık

Kadınlar iyi bilirler çünkü erkeklerden daha fazla yağ hücresine sahiptirler ve bu yüzden kilo verirken başları daha çok derde girer. Zayıf kas dokuları, yağ yakmanın ötesinde fazla kalori kullanırlar. Kalıtım gereği olarak farklı biokimyasal gereksinimlerimiz vardır. Bazı insanlar vejeteryan beslenme veya Makrobiotik diet tarzıyla açlıktan ölebilir ve çok hızlı kilo verebilirler. Hiç kimse bir başkası için uygun olan dieti tamamiyle uygulayamaz. En büyüleyici yol, öğesel ihtiyaçların ne olduğunu dersleri, kan grubumuzdan gelir. Kan tipi ne olursa olsun, atalarımızın genetik izi, ne tür bir yakıt karışımı kullanmamız gerektiğini gösterir. Gerek hayvansal, gerekse bitkisel beslenme planı burada saklıdır ve en iyi biyolojik seçimi ifade eder. Bazı kan tipleri ile ilgili çalışmalar, II. Dünya Savaşı öncesinde ve 20. Yüzyıl'da Japonlar tarafından yapılmıştır, Japonlar psikolojik profil belirlemesinde, temel olarak kan tipini alırlar. "O" kan tipi bilinen en eski kan tipidir, mağara devri insanlarının kan grubu olarak kabul edilir. Kuzey Amerika kıtasının çoğunluğunda yaşamış mağara insanlarının, bir tür hayvanı protein dieti yaptıkları, yaprakları, ince dalları, tohumları, fındık veya ceviz yedikleri anlaşılmıştır yani bu beslenme "O" kan grubu insanlarına aittir. Bunun anlamı, "O" tipi vejeteryanların amino-asid desteği aldıklarıdır. Çok taneli tahıl dieti ve çiftlik ürünlerine duyarlılığın ideal olduğunu bu noktada düşünmeyin. Sonuç, bu en eski kan grubundaki insanlarla, yeni geliştirilen tarımsal metodlar arasındaki ilişkiye bağlıdır. Çok sayıda obur (oburluk buğdaydan, çavdardan, yulaftan ve arpadan gelen proteine uyum sağlayamama yeteneksizliğidir), "O" kan grubundadır. "O" kan grubundaki insanların güçlü eksersiz metodlarına daha iyi dayandıkları da görülür. "A" kan grubundaki insanlar, "O" kan grubundakilerin zıddıdır. "A"ların genetik anahtarı, hazmedici enzim üretiminin azlığı nedeniyle hidro-klorik asit-pepsin ürününün yararlı olması veya bitkisel temelli enzimlerin kullanılabilmesidir. "A" kan tipi parazit riski taşırken, iki yanlı fıtık, geğirme, gaz şişkinliği gibi sahte semptomlar oluşturur. "B"ler, "AB"ler gibi sonraki kan tipleridir ve daha çok biokimyasal olarak çiftlik ürünlerine, örneğin yoğurt ve kefire uyumludurlar ve çeşitli taneli besin dietlerinde (pirinç, mısır veya buğday), "B"lerin stres düzeylerini izlemeye, AB"lerin hazım desteğine ihtiyacı vardır. burada "A" unsuru yapıcıdır. "AB"lerin en iyi örneği Çingenelerdir ve beslenme desteği ile sezgileriyle, duyarlılıkları gelişmiştir.
                      
3. Dost yağlarla beraber, düşman yağları yok edin

Burada şişmanlar için iyi bir haberimiz var; Boston Üniversitesi'nden Dr. Edward Siguel ciddi bir adım attı. Siguel, kitlesel temel yağ asidi eksikliği, Amerikalılar'da kalp ve hormon sorunları yaratırken, çocukların zeka düzeyini de negatif etkilemektedir. 
İyi huylu yağlar, somon, sardalya, uskumru balıklarından, ceviz ve tohumlardan gelir. Keten tohumu yağı, belki de yağ asidinin en az olduğu yağdır. Unutmayın ki dost yağlar, kalbi korurlar, deride, saçta ve tırnaklarda parlaklık, canlılık ve sağlık ortaya çıkar.                  Gerek dost, gerekse de düşman yağları tanımanız elzemdir.  
 
4. Ne tür yağ kullanıyorsunuz?

Yag düşmandır; ama ne zaman? Doğal olmadığı ve insan yapısı olduğu zaman. Harvard Tıp Okulu'nun yayınlarında, margarinlerdeki geçici yağların ve kısmen de hidrojenal sebze yağlarının (soya fasulyesi yağı gibi) kalp krizi riskini ikiye katladığı, iyi olan HDL kolestrolünü azaltırken, kötü olan LDL kolestrolünü yükselttiği kanıtlanmıştır. Bu tür yağlar, hemen tüm kalp sorunlarının rehberidir, ayrıca kısırlık, göğüs ve prostat kanserinin de habercisidirler. Dr. Mary Enig, kalp sorunlarıyla, kanser arasındaki ilişkinin, bitkisel yağ tüketimiyle ilgili olduğunu söylemektedir. Margarinler ve bitkisel yağlar, börek kabuğunda, kurabiyelerde, keklerde ve fast-food yiyeceklerde bol bol bulunurlar.  
 
5. Tatlandırıcılara çok dikkat edin

Tatlandırıcılar yani sentetik şeker, bugün sadece Amerika'da yetişkinlerin yarısı tarafından kullanılmaktadır. Bu madde, 6000 farklı yiyecekte kullanılır ve kötü olan haber bu mucize tatlandırıcıların çeşitli sağlık sorunlarına neden olduğunun su yüzeyine çıkmasıdır. 6500 tür yiyeceğin yaklaşık % 80'inde bu sonucun ortaya çıktığı 1990 yılında, ABD'deki "Food and Drug Administration-Yiyecek ve İlaç Yönetimi" kuruluşu tarafından belirlenmiştir. Tatlandırıcıların çeşitli kilo alma sorunlarına neden olduğu, son 9 yıldaki düşük yağ ve düşük kolestrol dietlerindeki yararlarına rağmen anlaşılmıştır. Yine bu sentetik tatlandırıcının beyin ve görme sorunlarına ve hatta göz kuruma sendromlarına neden olduğu anlaşılır ve bellek kaybı, kontakt-lens takamama, gözyaşı azalması oluşturduğu belirlenirken, diet içeceklerinden vazgeçmek ve tatlandırıcıyla yapılmış yoğurt yememek önerilmiştir. İlle de gerekiyorsa, bir damla gerçek bal, meyve şurubu veya reçeli kullanabilirsiniz.   
 
6. Su, sizi çok uzun ve sağlıklı yaşatabilir

Bunun anlamı günlük su ihtiyacınızı unutmayın, demektir. Çoğumuz tam olarak acıkmadan veya acıkma duyusunun hissetmeden yemek yemeyiz ama susamadan su içmemiz gereklidir. Bedenlerimizin suya ihtiyacı vardır çünkü dokularımızın kalori yakmak için neme ve yağa ihtiyacı vardır. Temiz ve sağlıklı su en azından yemek aralarında göndü 6-8 bardak içilmelidir; bunu yapmanızın mucizevi sonuçlar yaratacağını göreceksiniz. İki bardak sabah kalkar kalkmaz. iki bardak öğle yemeğinden önce, iki bardakta akşam yemeğinden önce için. Bu miktar, günlük ihtiyacınızdır ve bedeninizi metabolik israftan kurtararak, her şeyin yumuşak akmasını sağlar.
  
7. Hergün tuvaleti muhakkak ziyaret edin

Bazı uzmanlar için ölüm barsaklarda başlar, barsak hareketleri sağlık aksiyonudur. Bunu hergün yapmanız gerekir. Sizin için normal dahi olsa yani rahatsız olmasanız da, haftada iki veya dört günde bir dışkılamak normal değildir. Bunu yapınca ne oluyor? Lifleri anımsayın, sağlıklı lifler havuç, brokkoli, karnabahar ve yeşil fasulyede bulunur. Bunlar sistemi süpürür, temizler ve dengelerlerken, kolestrolün düşmesini sağlar, hatta kan şekerini ayarlayarak açlık duygunuzu dengeler. İstersinez inanmayın ama birçok tıp adamı, başağrılarının, şişmanlığın ve sinirliliğin her gün düzenli bir şekilde dışkılamama nedeniyel ortaya çıktığını kanıtlamıştır.   
8. Kilo alıyor ve hep yorgunsanız karbonhidratlara önem verin

Çeşitli araştırmalar şişmanlama güdüsünün arttığını göstermektedir. Dietlere, sağlık kontrollerine rağmen yine de belli bir yıllık artış vardır. Kilo almak,  yetişmekte olan gençler için önemlidir ama yaş ilerledikçe kilo bir sorun olacaktır ve olur. Tartışmasız, güçlü karbonhidrat dieti, dost yağlardan uzak kalmak, çok küçük miktardaki protein, sanıldığının aksine beden kimyasına zarar verir ve şişmanlatır. Biyokimyasal yaşam gerçeği, bize üst düzey insülin etkisini hatırlatır yani pankreasın bu gizli hormonunun yiyeceklere verdiği cevaptır. Ana mesaj, tüm aşırı kalorilerin karbonhidratlardan yağa dönüştürüldüğüdür; aşırı kaloriyle diet yapmak zararlıdır ve sonunda yağa dönüşür.
     
9. Yaşamınızı önemli vitamin ve minerallerle destekleyin

Günümüzün heyecan dolu dünyasında, her zaman yeterli zamanımız veya enerjimiz yoktur ya da  bunları sabitlememiz zordur. Besleyici yiyecekler, bizim içindir, günlük yaşamın neden olduğu yorgunluk bizleri temel besinlere yönlendirir; unutmayın ki stres kötü sağlığın habercisi ve hastalığın öncüsüdür. Hatalı ve eksik dietlerle, stres birleşince rahatsızlıklar başlar, öncelikle ortaya çıkan hastalıklar kalp sorunları ve kanserdir. Stresle günlük ilişki düzeyi, çevre kirlenmesiyle yani sigara ve egzos gazlarıya birleşince beslenme ihtiyacı artar. O zaman yapmanız gereken şey, günlük rejiminizi desteklemektir. Magnezyum, çinko ve krom her beden için gereklidir. Antioxidantlar yani E, C vitaminleri ve beta-carotene kalp sorunlarını azaltır ve yaşlanmayı yavaşlatır. Eğer taze meyve ve sebze yemiyorsanız, vitaminler ve mineraller size yardımcı olacaktır.         
 
10. Dinlenin, konsatre olun ve doğru müzik dinleyin

Vücuddunuz beslemek kadar önemli olan diğer gereksinim, ruhunuzu beslemektir. Günde on dakikanızı ayırın, derin nefes alın, meditasyon yapın veya dua edin; ruhunuzu besleyin ve canlandırın. Müzik en iyi meditasyonların başında gelir; toprağa yalın ayak basın, büyük bir rahatlama hissedeceksiniz. Beden, düşünce ve ruh arasındaki dramatik ilişki için bir dış kavrama yönelmiş olmamız gerekir. Örneğin Tanrı'ya kendinizce yönelerek, böyle bir zamanda yaşadığınız, canlı olduğunuz ve bin yılın kalanında mutlu olmanız için yakarabilirsiniz. Müzik demiştik ama unutmayın müzik yıkıcı, üzücü, dramatik, aşırı ritmli, yüksek volümlü veya boş ve anlamsız olmamalıdır. Acı dolu, kederli, ölüm içerikli ve sıkıcı sözcüklerle dolu şarkılar size sadece stres getirir. Müziğiniz mümkünse enstrümental veya klasik olmalıdır, buna alışık değilseniz, neşeli, coşku verici veya barışçı bir müziği tercih edin. Yapılan deneylerde kederli ve aşırı elektronik müzik dinleyerek araba kullanan insanların neden oldukları kaza oranının, doğal ve klasik müzik dinleyenlerden üç misli fazla olduğu anlaşılmıştır.

Evet,  işte size Yeni Çağ'ın sağlık önerileri! Çoğunu biliyorsunuz ama uygulamıyorsunuz, sihirli metod uygulamanızı önermektir. Bunların tümünü yapı, hiçbirisi zor değil ama daha da önemlisi sağlığınızın değiştiğini, kolay ve yavaş yaşlandığınızı yani ölümünüzün geciktiğini göreceksiniz.

Güzel değil mi? Haydi öyleyse...  
 
 

TAMER BARAN

Evreni Kullanma Kılavuzu



"Bu, yanılsamaların en büyüğüdür, önce ondan kurtulmak gerekir, sırlara ulaşmak isteyen kişi, bildiklerinin bilmediklerinin yanında devede kulak misali küçücük olduğunu kabul etmelidir."

Evreni kullanma kılavuzu

Tamer Baran
tamerbaran@gmail.com

Neden yaşıyorsunuz?
 
Hayatınızın amacı nedir?
 
Binlerce yıldır insanoğlu, hayatın sırrını okyanusların dibinde, balta girmemiş ormanlarda, uzayın derinliklerinde arıyor. Nice imparatorluklar kurulup yıkıldı, nice uygarlıklar geldi geçti, nice keşifler, fetihler yapıldı, ama insanın bireysel yaşamının merkezinde hala aynı soru duruyor, aynı arayış hayatımıza yön veriyor.
 
Kimi umutsuzluğa kapılmış, "Hayatın anlamı, anlamsız oluşudur" diyor, bazıları anlamı sanatta, aşkta ya da bir ideoloji doğrultusunda yaşamakta arıyorlar.
Kişi araya dursun, ömür gelip geçiyor, hayatın anlamını bulamadan son gününe varanların çoğu "gözü açık" gidiyor öbür tarafa.
 
Anlamı bulamayınca insan, doğru olanı yaptığından, hak ettiğini aldığından, yaşayabileceği hiçbir şeyi kaçırmadığından asla emin olamıyor. Huzura kavuşamıyor; sevinci buruk, mutluluğu gölgeli, coşkusu kısa ömürlü oluyor. Elde etmek istediği her şeyi kazansa bile hep bir şeyler eksik kalıyor.
 
Kişisel yaşamlarımızdaki kaza, hastalık, iflas gibi genelde felaket olarak görülen olayların nedenleri de bu temel sorunun cevabıyla bağlantılı. Doya doya yaşamanın tek yolu içimizi bir burgu gibi oyan o soruyu yanıtlamaktan geçiyor: "Neden yaşıyorum?"
 
Bu soru öylesine önemli ki insanı korkutuyor, çoğu kişi düşünmek bile istemiyor bunu, yaşamın anlamını bulmanın imkansız olduğuna inanmayı yeğliyor.
Tam da böyle düşündükleri için hedefe ulaşamadıkları akıllarına bile gelmiyor.
 
Çünkü hayat soruları cevaplıyor.
 
Hayatın anlamı kendi içinde saklı, derinlemesine inceleyen herkes aradığını bulmuş zaten. Gerçeğe "eren" çok insan olmuş, girdabında umutsuzca debelendiğimiz soruların çoğu yanıtlanmış, bir tür "hayat rehberi" oluşmuş... Adına "Evreni Kavrama ve Kullanma Kılavuzu" diyebileceğimiz bir bilgi demeti var, ilgilenenlerin hizmetine sunulmuş. Bu kılavuzun yazarları ise "yaşama ustaları"; yani felsefeciler, toplumsal önderler, bilim adamları, sanatçılar, din büyükleri... Hazreti Muhammed'den Einstein'a, Nietzsche'den Gandhi'ye, Buda'dan Freud'a, Mevlana'dan Karl Marks'a, sayamayacağımız kadar çok kişi, hayatın labirentlerinde buldukları bilgi mücevherlerini insanlığa sunmuşlar.
 
Dev bir hazine meraklıları bekliyor.
Ama hazine odasına ulaşmak kolay değil, bazı şartları yerine getirmemiz, yol üzerindeki düşmanları yenmemiz gerekiyor.
 
En büyük düşman zihnimizdeki duvarlardır. Çoğu insanın zihni düşünce kalıplarıyla tıka basa doludur, kadınlar şöyledir, Yunanlılar böyledir, aşk budur, evlilik şudur vb. ifadeler, hep aynı adımları atarak sonsuz bir resmi geçit yapıp dururlar. O kadar kalabalıktır ki bu gösteri, insana her şeyi bildiğini düşündürür.
 
Bu yanılsamaların en büyüğüdür, önce ondan kurtulmak gerekir, sırlara ulaşmak isteyen kişi, bildiklerinin bilmediklerinin yanında devede kulak misali küçücük olduğunu kabul etmelidir.
Ancak bilmeyenler ulaşabilirler hazine odasına, oranın kapıları bilmek için yanıp tutuşanlara açıktır...
 
Ünlemleri sevenler bulamazlar, o kapının anahtarı soru işaretidir.
Cevabı almak için soruyu sormak gerekir.
Soralım öyleyse: Ben kimim? Bu kişi olmama kim karar verdi? Neden bu ülkede doğdum? Niçin bu kişiler ailem oldular? Yaşamımın hedefi nedir? Öldükten sonra hayat var mı? Varsa nasıl bir şey?..
 
Sorarsak, cevaplara ulaşırız.
Aksi halde Hazreti İsa o ünlü cümlesini etmezdi: "Çalın, o kapı size açılacaktır."